<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-3689090593345120157</id><updated>2012-01-02T18:18:31.798+02:00</updated><title type='text'>lise felsefe lise felsefe lise felse...</title><subtitle type='html'>f e l s e f e     s a n a t     e d e b i y a t     h a y a t</subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://lisefelsefe.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3689090593345120157/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://lisefelsefe.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>ymb</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06594568218338068776</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>32</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3689090593345120157.post-6599780147692821787</id><published>2011-01-22T13:02:00.003+02:00</published><updated>2011-01-22T13:11:32.494+02:00</updated><title type='text'>“Normallik” ve “Delilik” Ekseninde “Öteki” Problemi</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_WFwmkmbwnEM/TTq69m44PKI/AAAAAAAAARc/1lgFjyShK6Q/s1600/P1000548.JPG"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px; height: 300px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_WFwmkmbwnEM/TTq69m44PKI/AAAAAAAAARc/1lgFjyShK6Q/s400/P1000548.JPG" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5564965857143569570" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;font-family:&amp;quot;;" &gt;Konuşmama Peter Finch’in “Network” adlı 1976 yapımı sinema filminde canlandırdığı “Howard Beale” karakterinin kısa bir konuşmasını alıntılayarak başlamak istiyorum:&lt;/span&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="line-height: normal; font-family: arial;"&gt;&lt;span style=""&gt;“Her şeyin kötüye gittiğini söylememe gerek yok. Zaten biliyoruz… Sanki her yerde herkes çıldırmış gibi, o yüzden artık dışarı da çıkmıyoruz. Evimizde oturuyoruz ve yaşadığımız dünya yavaşça küçülüyor… Ama ben sizi rahat bırakmayacağım! Kızmanızı istiyorum! Protesto etmenizi istiyorum! İsyan etmenizi istiyorum!&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="line-height: normal; font-family: arial;"&gt;&lt;span style=""&gt;Şöyle demelisiniz: Ben bir insanım, lanet olsun! Hayatımın bir değeri var!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet. İnsanın gerek kendisiyle gerekse toplumla olan ilişkilerinin birçok merhalesinde çok önemli boyutlarda insanlık istismarı olduğunu düşündüğümden bu değeri temel alarak bakmak istiyorum konuya. Dünyanın bugün içinde bulunduğu hal gün gibi ortada. Şiddet, mücadele, ayrımcılık vs. gibi birçok sorunsal hala mevcudiyetini korumakta ve daha uzun yıllar da koruyacağa benziyor. Tüm bunların farkında olan bizler, bu farkındalığın yaratmış olduğu girişimcilikle kendimize çeşitli mücadele alanları oluşturuyoruz. İdeolojilerimiz, ideallerimiz, ülkülerimiz, bunlardan sadece birkaçı. Fakat çoğu zaman basit bir gerçeği gözden kaçırdığımızı düşünüyorum. O da sorunun kaynağı konusundaki tavrımızda yatıyor. Öyle görüyorum ki sorun, kurumlarda, kuruluşlarda veya hiçbir şekilde kendimizden ayrı olarak nitelendirebileceğimiz dışsal bir oluşumda değil. Sorun biziz. O, içimizde. Nereye bakarsak bakalım, insandaki bölünmüşlük, içsel olarak parçalanmışlık, her noktada belli ediyor kendini. Ve bu bölünme, parçalanma mutlak bir çatışmayı da beraberinde getiriyor. Bu aşamadan itibaren hayatlarımızı adadığımız ve bu dünyayı kökten değiştireceğine inandığımız ideolojilerimiz bile her ne kadar muhalif bir tutum sergilese de bu yapıyı içten içe destekleyip besleyen malzemelerden başka bir şey olmuyorlar. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="line-height: normal; font-family: arial;"&gt;&lt;span style=""&gt;Peki, bölünmüşlükle, parçalanmışlıkla ne kastediyorum? Gelin bunu biraz açalım. “Normalliğin Deliliği” adlı kitabında Arno Gruen, insanlarda kendilik gelişiminde çok önemli bir rol oynadığını düşündüğü sorumluluğun, iki yönde geliştiğini ifade ediyor. Bu doğrultuda kişide oluşmakta olan kendilik ya özgür ve açık olarak kendi sorumluluğu içerisinde şekilleniyor ya da kendisini diğerlerinin şekillendirici etkisine bırakarak edilgence bir tutum sergiliyor ve böylece gerçek sorumluluğun yükümlülüklerinden kaçmış oluyor. Bu süreçte bilinçten atılan sorumluluktan kaçış, yabancı bir iradeye tâbi olarak özerklikten vazgeçme dahilinde asli bir iktidar oyununu devreye sokuyor. Kendini bağımlı kılmak, böylece tâbi oluşun öcü haline geliyor. Kitapta bunu çeşitli süreçlerle açıklayan Arno Gruen, tüm iktidar deneyimleri gibi bu durumun da ailede başladığını söylüyor. Yani çocuk, ilk olarak ailenin değer yargılarını devralıyor. (İçselleştirme) İkinci olarak bu devralmadan kaynaklanan bir nefret filizleniyor. Bu da kendi ihtiyaçlarıyla, kendi duygularıyla ayakta duramayacağını anlamaya başlayan çocuğun yavaş yavaş kendi içerisindeki her şeyden nefret etmesi anlamına geliyor. Yani “kendilik nefreti.” Üçüncü olarak da bu kendilik nefreti, giderek derinleşen bir tâbi oluş eğilimi gelişmesine neden oluyor. Böylece ortaya çıkan kısır döngüyle, tâbi oluş ve kendini küçük görme karşılıklı etkileşime giriyor. Ancak özellikle kendini küçük görmenin yarattığı katlanılamazlık, bastırma ve reddetme ışığında bütün bu sürecin bilinçdışında kaldığını gösteriyor bize. Böylece de kişi farkında olarak veya olmayarak iktidar oyununun giderek daha derinlerine doğru körlemesine dalıyor ve kendisini ezen iktidardan pay alabilme uğruna kendisini daha fazla tâbi kılıyor.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="line-height: normal; font-family: arial;"&gt;&lt;span style=""&gt;Aslında ağır bir ikilem yaratan bu durum karşısında insanın bir şey yapmadan kendilik nefreti duyguları içinde yaşayamayacağını belirten Arno Gruen, kendilik nefretiyle yüzleşen kişinin de kendi kendisine ihanet edişinin acısıyla karşı karşıya geleceğini belirtmeden geçmiyor. Bu da kendilik nefretinin yadsınma aşamasını bir kez daha gözler önüne seriyor.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="line-height: normal; font-family: arial;"&gt;&lt;span style=""&gt;Buranın oldukça önemli olduğunu düşünüyorum; çünkü insanın kendi kendisine saygı duyma ihtiyacıyla, boyun eğerek iktidarla işbirliği yapma arasındaki gerilim giderek daha çelişik bir hal alıyor ve böylece insan zihnindeki en temel ve belki de ilk yarılmayı oluşturuyor. Bunun yalnızca bir bastırma veya reddetme olarak algılanmaması gerektiği kanaatindeyim. Çünkü bu &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="line-height: normal; font-family: arial;"&gt;&lt;span style=""&gt;kökten bir bölünme. Hatta öylesine köklü ki bütün bir yaşamın esası haline geliyor. Yani söz konusu yarılma içselleşmiştir ve itaatle sorumluluğu özdeşleştiren toplumsal ideoloji tarafından da desteklenir. Tabi bu noktadan itibaren itaat etmek iyi olmak, iyi olmak da sorumluluk sahibi olmak gibi anlamlara gelebiliyor.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="line-height: normal; font-family: arial;"&gt;&lt;span style=""&gt;Arno Gruen’in analiz edici fikirleriyle ortaya koyduğu bu süreçler bana öyle geliyor ki aslında Lacan’ın temelde “ben” kapsamında ele aldığı birçok süreçle benzerlik gösteriyor. Çünkü Lacan’ın psikanaliz kuramındaki çeşitli saptamalar da bu durumu fazlasıyla açıklıyor. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="line-height: normal; font-family: arial;"&gt;&lt;span style=""&gt;“Ayna Evresi” ile daha önce hiçbir şekilde “öteki” fikrine sahip olmayan, kendisini annesinin bir parçası, dolayısıyla doğanın bir uzvu olarak gören ve böylece “Gerçek” evreninde bulunan, fakat hayatının bir döneminde bir an gelip kendisini boy aynasında görerek yavaş yavaş “Gerçek” evreninden kopan, dışsal itkilerle de kendi “ben”liğini aynadaki görüntüsüne yani imgesine bağlayarak bu karşılaşma temelinde Lacan’ın “imgesel” adını verdiği evreye adımını atan çocuğun, dayatılan “ben”in yanılsamasıyla “öteki” haline gelmesi ve bu ötekilik üzerinden de yine Lacan’ın deyimiyle “simgesel” evreye giriş yapması söz konusudur. Aslında burada problematik olarak ele alınan “öteki”, “ben” olmayan, “ben” ise “öteki” olmayan karşıtlığından farklı bir anlam taşıyor. Çünkü burada tamamıyla “ben”in “öteki” haline gelişi kastediliyor. Dolayısıyla kendi ötekisi haline gelerek “simgesel”de “ben” olarak ifade edilen bir yanılsamanın varlığından bahsediyorum. Bu aşamadan itibaren de kimliklerimizin, konumlarımızın, hatta bizim için anlam ifade eden birçok şeyin bir yanılsamadan ibaret olup olamayacağı fikrinin tartışılabilir olduğunu söylemek uygundur diye düşünüyorum. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="line-height: normal; font-family: arial;"&gt;&lt;span style=""&gt;Gerek kendinden vazgeçişin bir ifadesi olarak “kendilik nefreti” gerekse yanılsama üzerine temellenmiş “ben” fikirleri ışığında konuyu yavaş yavaş “normallik” aşamasına getirmek istiyorum. Anlatmaya çalıştığım bölünme süreçleri ve bu temeldeki yanılsamalar, aslında genel olarak çağımız “sağlıklı” hatta “modern” insanının içinde bulunduğu ruh durumunu ifşa eder nitelikte şeyler. Yani tüm bu süreçleri ne kadar iyi sindirebiliyorsak, bu bölük pörçük yapıya ne kadar iyi uyum sağlayabiliyorsak o kadar “normal” oluyoruz. (Bu noktada kendilikten feragat normalliğin bir ölçütü oluyor.)  Şöyle açıklıyor Arno Gruen bunu:&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="line-height: normal; font-family: arial;"&gt;&lt;i&gt;&lt;span style=""&gt;“normal” davranışın patolojisi; kendinden vazgeçişin sonucu olarak uzlaşmanın patolojisi”&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="line-height: normal; font-family: arial;"&gt;&lt;span style=""&gt; Ve bu “normallik” doğal olarak bir “deli” ya da bir “anormal” yaratıyor. Kitapta şizofrenler üzerinde yapmış olduğu araştırmalardan yola çıkarak değerlendirme yapan Arno Gruen, yaratılan bu “deli”lerin davranışlarının kökeninde aslında bizim çoğu zaman gözden kaçırdığımız çok önemli noktaların olduğunu söylüyor. Hatta sayfa 25’te şöyle diyor:&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="line-height: normal; font-family: arial;"&gt;&lt;i&gt;&lt;span style=""&gt;“…şizofren, dışarıdaki dünyanın, “gerçek” dünyanın ikiyüzlülüğüne katlanamadığı için kendi iç dünyasında kalmaya çalışır… Tümüyle gerçeğin üzerinde durduğu düşünülen insanların ayırt edici özelliği ise, çaresizliklerini ve iç dengesizliklerini bastırmaları, yani kendi iç yaşamlarından kopmuş olmalarıdır… bu nedenle de kaderimiz üzerinde belirleyici olma iktidarı, asla bu sorumluluğu taşıyacak güçte olmamalarına rağmen tam da böyle insanlara teslim edilir.”&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="line-height: normal; font-family: arial;"&gt;&lt;span style=""&gt;Aslında bir şekilde uyum sağlayamayanlara yönelik hastalık olarak yapıştırılan yaftalar, toplumun çok daha derinlerinde var olan “normallik” denilen o çok tehlikeli esas hastalığın da üstünü örtüyor. Böylece “normal” insanımız da sanki her şey gerçekten normalmiş gibi yaşamına devam edebiliyor.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="line-height: normal; font-family: arial;"&gt;&lt;span style=""&gt;İşte bu “normallik” ve ondan doğan “delilik” tanımlamaları bizi yavaş yavaş öteki temelinde ötekileştirmeye doğru götürüyor ve bu şekilde de problematik olarak ele alınacak birçok kavramı (şiddet, ayrımcılık, ırkçılık, nefret…) aydınlatma açısından bize yarar sağlıyor. Her türden şiddete, ayrımcılığa uğrayan, örneğin yıllardır İsrail’in dünyaya kan kusturan Siyonist faaliyetleri karşısında bir Filistinli’nin, ulus-devlet yapıları içerisinde bir azınlığın, hayatın gerçeklerini sadece karşı cinsel bakış açısıyla tanımlayan, bu bakış açısıyla belirli yaşam normları ortaya koyup bunun dışında kalan her türlü yaklaşımı reddeden ve böylece faşist doğasını ortaya koyan heteroseksist zihniyet içerisinde bir homoseksüelin, toplumsal cinsiyetin dayatmalarını kaldıramayan bir kadının veya bir erkeğin… maruz kaldıkları bu ötekileştirme bize insandaki empatinin yitimini, kendisiyle var olamamanın yarattığı sıkıntıları açıkça gösteriyor.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="line-height: normal; font-family: arial;"&gt;&lt;span style=""&gt;Yavaş yavaş toparlamak gerekirse, öyle görüyorum ki bunlar genel olarak dayatılan yanılsama “benlik”ler içerisinde öteki haline gelişimizin ve bu temelde de kendiliğimizden vazgeçişimizin yarattığı utancın bir sonucu olarak değerlendirilebilir.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="line-height: normal; font-family: arial;"&gt;&lt;span style=""&gt;Bu aşamadan itibaren de içimizde her an uyanmaya hazır olarak bakışımızda gizlenen faşizm ve bu bakışın ötekine değdiği an onda oluşturduğu yalnızlık ışığında “normallik”, “delilik” ve “öteki” gibi birçok kavramın tekrar tekrar düşünülmesi gerektiği kanaatinde olduğumu belirterek konuşmama son vermek istiyorum. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p style="font-weight: bold; font-family: arial;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;Gökhan Yağcı / Urla Anadolu Lisesi / (Takev oturumları konuşma metni)&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3689090593345120157-6599780147692821787?l=lisefelsefe.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://lisefelsefe.blogspot.com/feeds/6599780147692821787/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3689090593345120157&amp;postID=6599780147692821787&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3689090593345120157/posts/default/6599780147692821787'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3689090593345120157/posts/default/6599780147692821787'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://lisefelsefe.blogspot.com/2011/01/normallik-ve-delilik-ekseninde-oteki.html' title='“Normallik” ve “Delilik” Ekseninde “Öteki” Problemi'/><author><name>ymb</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06594568218338068776</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_WFwmkmbwnEM/TTq69m44PKI/AAAAAAAAARc/1lgFjyShK6Q/s72-c/P1000548.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3689090593345120157.post-2062323306404129543</id><published>2011-01-14T12:31:00.002+02:00</published><updated>2011-01-14T12:38:56.528+02:00</updated><title type='text'>Yeni Dünyaya Post Geldiniz !</title><content type='html'>&lt;a style="color: rgb(255, 255, 255);" onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_WFwmkmbwnEM/TTAnNa2voXI/AAAAAAAAARM/XswrWKWa8hE/s1600/P1000138.JPG"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px; height: 300px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_WFwmkmbwnEM/TTAnNa2voXI/AAAAAAAAARM/XswrWKWa8hE/s400/P1000138.JPG" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5561988651303281010" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;!--[if gte mso 9]&gt;&lt;xml&gt;  &lt;w:worddocument&gt;   &lt;w:view&gt;Normal&lt;/w:View&gt;   &lt;w:zoom&gt;0&lt;/w:Zoom&gt;   &lt;w:trackmoves/&gt;   &lt;w:trackformatting/&gt;   &lt;w:hyphenationzone&gt;21&lt;/w:HyphenationZone&gt;   &lt;w:punctuationkerning/&gt;   &lt;w:validateagainstschemas/&gt;   &lt;w:saveifxmlinvalid&gt;false&lt;/w:SaveIfXMLInvalid&gt;   &lt;w:ignoremixedcontent&gt;false&lt;/w:IgnoreMixedContent&gt;   &lt;w:alwaysshowplaceholdertext&gt;false&lt;/w:AlwaysShowPlaceholderText&gt;   &lt;w:donotpromoteqf/&gt;   &lt;w:lidthemeother&gt;TR&lt;/w:LidThemeOther&gt;   &lt;w:lidthemeasian&gt;X-NONE&lt;/w:LidThemeAsian&gt;   &lt;w:lidthemecomplexscript&gt;X-NONE&lt;/w:LidThemeComplexScript&gt;   &lt;w:compatibility&gt;    &lt;w:breakwrappedtables/&gt;    &lt;w:snaptogridincell/&gt;    &lt;w:wraptextwithpunct/&gt;    &lt;w:useasianbreakrules/&gt;    &lt;w:dontgrowautofit/&gt;    &lt;w:splitpgbreakandparamark/&gt;    &lt;w:dontvertaligncellwithsp/&gt;    &lt;w:dontbreakconstrainedforcedtables/&gt;    &lt;w:dontvertalignintxbx/&gt;    &lt;w:word11kerningpairs/&gt;    &lt;w:cachedcolbalance/&gt;   &lt;/w:Compatibility&gt;   &lt;w:browserlevel&gt;MicrosoftInternetExplorer4&lt;/w:BrowserLevel&gt;   &lt;m:mathpr&gt;    &lt;m:mathfont val="Cambria Math"&gt;    &lt;m:brkbin val="before"&gt;    &lt;m:brkbinsub val="&amp;#45;-"&gt;    &lt;m:smallfrac val="off"&gt;    &lt;m:dispdef/&gt;    &lt;m:lmargin val="0"&gt;    &lt;m:rmargin val="0"&gt;    &lt;m:defjc val="centerGroup"&gt;    &lt;m:wrapindent val="1440"&gt;    &lt;m:intlim val="subSup"&gt;    &lt;m:narylim val="undOvr"&gt;   &lt;/m:mathPr&gt;&lt;/w:WordDocument&gt; &lt;/xml&gt;&lt;![endif]--&gt;&lt;!--[if gte mso 9]&gt;&lt;xml&gt;  &lt;w:latentstyles deflockedstate="false" defunhidewhenused="true" defsemihidden="true" defqformat="false" defpriority="99" latentstylecount="267"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="0" semihidden="false" unhidewhenused="false" qformat="true" name="Normal"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="9" semihidden="false" unhidewhenused="false" qformat="true" name="heading 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="9" qformat="true" name="heading 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="9" qformat="true" name="heading 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="9" qformat="true" name="heading 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="9" qformat="true" name="heading 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="9" qformat="true" name="heading 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="9" qformat="true" name="heading 7"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="9" qformat="true" name="heading 8"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="9" qformat="true" name="heading 9"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="39" name="toc 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="39" name="toc 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="39" name="toc 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="39" name="toc 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="39" name="toc 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="39" name="toc 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="39" name="toc 7"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="39" name="toc 8"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="39" name="toc 9"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="35" qformat="true" name="caption"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="10" semihidden="false" unhidewhenused="false" qformat="true" name="Title"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="1" name="Default Paragraph Font"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="11" semihidden="false" unhidewhenused="false" qformat="true" name="Subtitle"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="22" semihidden="false" unhidewhenused="false" qformat="true" name="Strong"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="0" semihidden="false" unhidewhenused="false" qformat="true" name="Emphasis"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="59" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Table Grid"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" unhidewhenused="false" name="Placeholder Text"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="1" semihidden="false" unhidewhenused="false" qformat="true" name="No Spacing"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="60" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light Shading"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="61" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light List"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="62" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light Grid"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="63" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Shading 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="64" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Shading 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="65" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium List 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="66" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium List 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="67" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="68" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="69" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="70" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Dark List"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="71" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful Shading"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="72" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful List"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="73" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful Grid"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="60" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light Shading Accent 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="61" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light List Accent 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="62" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light Grid Accent 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="63" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Shading 1 Accent 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="64" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Shading 2 Accent 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="65" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium List 1 Accent 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" unhidewhenused="false" name="Revision"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="34" semihidden="false" unhidewhenused="false" qformat="true" name="List Paragraph"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="29" semihidden="false" unhidewhenused="false" qformat="true" name="Quote"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="30" semihidden="false" unhidewhenused="false" qformat="true" name="Intense Quote"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="66" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium List 2 Accent 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="67" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 1 Accent 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="68" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 2 Accent 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="69" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 3 Accent 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="70" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Dark List Accent 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="71" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful Shading Accent 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="72" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful List Accent 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="73" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful Grid Accent 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="60" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light Shading Accent 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="61" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light List Accent 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="62" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light Grid Accent 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="63" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Shading 1 Accent 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="64" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Shading 2 Accent 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="65" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium List 1 Accent 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="66" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium List 2 Accent 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="67" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 1 Accent 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="68" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 2 Accent 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="69" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 3 Accent 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="70" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Dark List Accent 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="71" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful Shading Accent 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="72" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful List Accent 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="73" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful Grid Accent 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="60" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light Shading Accent 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="61" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light List Accent 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="62" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light Grid Accent 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="63" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Shading 1 Accent 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="64" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Shading 2 Accent 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="65" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium List 1 Accent 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="66" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium List 2 Accent 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="67" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 1 Accent 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="68" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 2 Accent 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="69" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 3 Accent 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="70" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Dark List Accent 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="71" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful Shading Accent 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="72" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful List Accent 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="73" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful Grid Accent 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="60" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light Shading Accent 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="61" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light List Accent 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="62" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light Grid Accent 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="63" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Shading 1 Accent 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="64" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Shading 2 Accent 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="65" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium List 1 Accent 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="66" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium List 2 Accent 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="67" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 1 Accent 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="68" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 2 Accent 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="69" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 3 Accent 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="70" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Dark List Accent 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="71" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful Shading Accent 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="72" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful List Accent 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="73" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful Grid Accent 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="60" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light Shading Accent 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="61" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light List Accent 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="62" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light Grid Accent 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="63" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Shading 1 Accent 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="64" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Shading 2 Accent 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="65" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium List 1 Accent 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="66" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium List 2 Accent 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="67" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 1 Accent 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="68" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 2 Accent 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="69" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 3 Accent 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="70" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Dark List Accent 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="71" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful Shading Accent 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="72" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful List Accent 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="73" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful Grid Accent 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="60" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light Shading Accent 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="61" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light List Accent 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="62" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light Grid Accent 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="63" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Shading 1 Accent 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="64" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Shading 2 Accent 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="65" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium List 1 Accent 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="66" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium List 2 Accent 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="67" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 1 Accent 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="68" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 2 Accent 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="69" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 3 Accent 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="70" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Dark List Accent 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="71" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful Shading Accent 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="72" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful List Accent 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="73" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful Grid Accent 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="19" semihidden="false" unhidewhenused="false" qformat="true" name="Subtle Emphasis"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="21" semihidden="false" unhidewhenused="false" qformat="true" name="Intense Emphasis"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="31" semihidden="false" unhidewhenused="false" qformat="true" name="Subtle Reference"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="32" semihidden="false" unhidewhenused="false" qformat="true" name="Intense Reference"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="33" semihidden="false" unhidewhenused="false" qformat="true" name="Book Title"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="37" name="Bibliography"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="39" qformat="true" name="TOC Heading"&gt;  &lt;/w:LatentStyles&gt; &lt;/xml&gt;&lt;![endif]--&gt;&lt;span style="color: rgb(255, 255, 255);"&gt;Aynılaştırılmış Post-Konformist/Post-İtaatkar Bireylerin Trajedisi&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;p style="color: rgb(255, 255, 255);" class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style=""&gt;         &lt;/span&gt;Topuklu ayakkabıların göz alıcı başarısının nedeninden, yıllık kedi ve köpek maması giderinin tüm dünyanın sağlık ve yiyecek hizmetleri için harcanması gereken miktardan yedi milyar dolar fazla olmasının mantığına kadar hepsini anlamak için sizinle insanlık tarihinin kekremsi masalı üzerine konuşmak istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;span style=""&gt;         &lt;/span&gt;Başta insan yalnızdı ve nasıl var olabileceğini düşündü. Kendi var oluşunu hatırlamadığından, bunu kendisinin başlatmış olamayacağı fikrine vardı. Bu karanlık dönemi aydınlatacak bir otorite yarattı ve adına “Tanrı” dedi. Rahat bir nefes alarak gökyüzünden yeryüzüne döndü ve üretmeye devam etti. Kimisi buğday üretti, kimisi bizon devirdi ama çeşitlilik tüm hızıyla üredi ve takas başladı. Gel gelelim on sepet buğday altmış dörtte elli iki bizona denk gelince, bizonu paylaştıramayan adam, günümüzde ağaç israfından başka bir şey olmayan bir sistem kurdu ve elden ele geçen madenlere “para” adını verdi. Kapitalizm ruhunun doğuşu, tam da bu tarihe rastladı(!). “Daha fazla daha fazla” diyenlerin bulunduğu yerkürede doymak bilmeyen bu ağızları emziren köleler hep olacaktı.&lt;br /&gt;&lt;span style=""&gt;         &lt;/span&gt;Geleneksel toplumun üzerine tıkır tıkır çalışan koca bir duvar saati gibi oturan modernizm, yeni köleler yarattı&lt;b&gt;.&lt;/b&gt; Ama bu köleler, ellerinde orakları ve ince tunikleriyle kar kış demeden çalıştırılan köylülere benzemiyorlardı. Bu modern ordunun haftada bir defa et yiyebilmesi ya da soğuktan koruyacak bir mont alabilmesi -ya da en azından nefes alabilmesi için- günde yirmi altı saat çalışması gerekiyordu. Kaç saat çalıştığına bakmak için elini cebine atıp bir saat çıkarmak bile düzeni bozacağından baygın düşesiye kadar çalışıyordu çağdaş kölemiz. Çünkü düzen, bu kusursuz saatin en önemli parçası, zembereğiydi.&lt;br /&gt;&lt;span style=""&gt;         &lt;/span&gt;Teknoloji devrimiyle beraber insanlaşmış makineler ve makineleşmiş insanlar boy göstermeye başladı. İnsan gücüne gerek duymadan kat kat daha az zamanda üretilen malların maliyeti düşünce, “Bu kadar malı nerede satacağım?” diye kara kara düşünenlerin Birinci Dünya Savaşı başladı. Ardından patlak veren İkinci Dünya Savaşı Aydınlanma'nın hoşgörü, eşitlik, özgürlük gibi değerlerini sarsınca (hem de bu tüm bu savaşların nedeni teknolojiyi ve bilimi koşturan Aydınlanma'nın kendisini bitirmesi(Aydınlanma'nın Diyalektiği)) hayalkırıklığına uğramış küskün bireyler tüm üst-anlatıları ve değerleri reddederek postmodernizmin yepyeni evine konuk edildiler. Modernizmin dışarıda yankılanan acı dolu çığlıklarından yeterince bıktırılmış olan modern ötesi birey, mutlu gerçeklikler peşine düşürülünce evin televizyonu aniden açıldı. Karartılmış odadaki tek ışık kaynağı olan televizyon, savaşlardan, iklim değişikliklerinden, açlıklardan, hatta anayasa değişikliklerinden bahsetmek yerine heyecan dolu yarışma programlarını, aşk fırtınasında benliği unutturacak pembe dizileri, “reality show”lar ve nicelerini göstermeye başladı. Sütten ağzı yanan postmodern birey yoğurdu doğal olarak yemeyeceğinden evin dışındaki soğuk gerçeklikle uzlaşmak yerine hipergerçekliğin&lt;em&gt;&lt;b&gt;&lt;span style=";font-family:&amp;quot;;" &gt; &lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/em&gt;sıcak kucağına oturtuldu.&lt;br /&gt;&lt;span style=""&gt;         &lt;/span&gt;İşte size hipergerçeklik ve metalaşmanın gündelik yaşamdan bir örneği: TV'nin gösterdiği filmlerde kırmızı dudaklı, uzun topuklularıyla kedi gibi yürüyen kadınlar arzulanıyordu ve son model arabası olan erkek bir de “deneyince pişman olmayacağınız” tıraş losyonundan kullanınca kariyerinde zirveye yükseliyor ve okul çıkışı hamburger yiyip eve döndükten sonra büyük salonlarında oyun konsoluna dalmış çocuklarını izleyebileceği kırmızı dudaklı bir eşi oluyordu(Popüler kültür kadını bir zevk aletine dönüştürdü, edilgen kıldı, alınıp satılabilen bir meta haline getirdi). Böylece imgeler, gerçekliğin önüne çoktan geçmiş bulunuyordu. İnsanlar, fiziksel ihtiyaçlarını karşılamak için mallar ya da hizmetler değil, reklamları, ruhsal açıdan tatmin olacakları hayatları satın alıyorlardı. “Bir iletişim ağı şu saniyede en yakın arkadaşınızın neyle meşgul olduğunu söyleyecek olsa, neden onu kullanmayasınız?” “Saçlarınızı fönleyince daha çekici göründüğünüzün henüz farkına varmadınız mı?”,”Şu markayı giymeden spor yapmış sayılmazsınız bile!”,”O marka çamaşır makinesi hayatınızın yüzde yirmisinden tasarruf yapar!”... Tüm bu hengameye dalan insan, bu “zevkleri” satın almak için çalıştığı sürenin hayatının üç-dört katı olduğunun farkına varamayacak kadar mutluydu. “Özgürlük bu,” diyerek mutluluktan ağlıyordu postmodern insan, “Sonunda!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style=""&gt;         &lt;/span&gt;Odanın içinde son kreasyon takıları ve giyecekleri, boyalı yüzleri ve kaslı vücutlarıyla birbirinin tıpatıp aynısı olan fakat karanlıkta pek de gözükmeyen bireyler oturuyordu. Şimdi en büyük dert en parlak şeyi almak ve daha çok parlamaktı. Kimliklerini çoktan kaybetmiş ve kendilerini üzerilerinde taşıdıklarıyla tanıtan/değerlendiren bireyler&lt;b&gt;,&lt;/b&gt;, en iyi olmak için yine kapitalistin elini eteğini öpüyordu ve kapitalist de daha fazla veriyordu, eğer yeterince satış olmazsa en parıltılı reklamları oynatıyordu. Özgürlüğe aç bireylerden nasıl bir &lt;b&gt;uyum ve itaat toplumu&lt;/b&gt; yarattığını ellerini ovuştura ovuştura izliyordu.&lt;/p&gt;  &lt;p style="color: rgb(255, 255, 255);" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;         &lt;/span&gt;Takım elbiselerini çekip yüzlerini kendi elleriyle zımparalamış insanların bulunduğu fotoğraf karesinde, kendimizi hala bulabiliyor olduğumuz dileğiyle...&lt;/p&gt;&lt;p style="color: rgb(255, 255, 255);" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Ece Çavuş&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3689090593345120157-2062323306404129543?l=lisefelsefe.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://lisefelsefe.blogspot.com/feeds/2062323306404129543/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3689090593345120157&amp;postID=2062323306404129543&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3689090593345120157/posts/default/2062323306404129543'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3689090593345120157/posts/default/2062323306404129543'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://lisefelsefe.blogspot.com/2011/01/yeni-dunyaya-post-geldiniz.html' title='Yeni Dünyaya Post Geldiniz !'/><author><name>ymb</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06594568218338068776</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_WFwmkmbwnEM/TTAnNa2voXI/AAAAAAAAARM/XswrWKWa8hE/s72-c/P1000138.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3689090593345120157.post-7715824089106198637</id><published>2009-10-19T16:03:00.002+03:00</published><updated>2009-10-19T16:08:20.769+03:00</updated><title type='text'>Bireysel Özgürlükler ve Devlet</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_WFwmkmbwnEM/Stxj2MvdoaI/AAAAAAAAAIU/poPy6XZEFxs/s1600-h/DSC_0217.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5394296236467397026" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 219px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_WFwmkmbwnEM/Stxj2MvdoaI/AAAAAAAAAIU/poPy6XZEFxs/s320/DSC_0217.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; ‘’Devlet, bireysel hayatın bütün görüntülerinin içinde gömüldüğü bir mezarlıktır.’’(Bakunin)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bireysel özgürlükler,insanın doğumundan ölümüne kadar yaşantısı ile ilgili olarak sonuçlarının sorumluluklarını taşıyabileceğini düşünerek yaptığı bütün faaliyetler olarak tanımlanabilir.&lt;br /&gt;En doğal haklarımız olarak gördüğümüz; yaşama , eğitim, barınma gibi haklarımız ne kadar bizim elimizdedir?&lt;br /&gt;Günümüz dünyasında kişisel hakların korunması için kurulan sivil toplum örgütlerinin gösterdiği faaliyetler göz önüne alındığında bireysel özgürlükleri, toplumsal kuruluşlar vasıtasıyla sahiplendiğimiz gerçeğine ulaşılabilir.&lt;br /&gt;Ancak; bu noktada karşımıza çıkan soru ise; ’’bu faaliyetler bireysel hakların korunmasına ne ölçüde yetiyor?’’ olmalıdır.&lt;br /&gt;Tarihten günümüze kurulan devletler ve özgürlükçü gruplarla çıkan tartışmaları göz önüne alındığında Devletin, bu tartışmalardan çoğu zaman kazanan taraf olarak çıktığı yargısına varılabilir.&lt;br /&gt;İstisnalar tarih boyunca olmuştur;Özellikle rejime karşı çıkan sosyalist grupların izledikleri değişik stratejiler sonucu devlete üstünlük sağladığı görülmüştür.&lt;br /&gt;Ancak bu topluluklar da özgürlükçü kimliğinden sıyrılıp, devlet kimliğine büründüklerinde kendilerinin de özgürlükçü gruplarla tartışmalar yaşadıkları su götürmez birer gerçektir.&lt;br /&gt;Bunun sonucunda ; Devletin; ‘’Hak ve güç benimdir.’’ yargısı ortaya çıkar.&lt;br /&gt;İnsanların bireysel özgürlüklerini devlet kimliği ile koruyabildiği bir Dünya’da herkesin devlet olamayacağı düşünülürse belirli bir zümre hariç kimsenin özgürlüklerine ulaşamayacağı sonucuna ulaşılır.&lt;br /&gt;Bu noktada insanların ; devletin belirlediği özgürlüklerle yetinmesi ve Devlet’in özgürlüğü kısıtlama politikası ayrı ayrı düşünülmelidir.&lt;br /&gt;İnsanlar gerek sivil toplum örgütleri ile gerekse bireysel olarak yapacakları faaliyetlerle daha fazla özgürlük peşinde koşmalıdır.&lt;br /&gt;Var olan ile yetinmek insanın mücadele ruhunu zayıflatacağı gibi, bu kurallar çerçevesini çizenleri de rahatlatacaktır.&lt;br /&gt;Devlet ise; Yönettiği insanların özgürlüklerini kısıtlamayı bir meziyet olarak görmemesine rağmen yöneticilik otoritesinin gerektirdiği bir takım faaliyetleri yürütebilmek için ihtiyaç duyduğu gücü rakiplerinin, bireysel özgürlükleri savunan kitlelerin , gücünü azaltarak toplamaktadır.&lt;br /&gt;Eski dünya satranç şampiyonu Emanuel Lasker ‘’Aklınıza iyi bir hamle geldiyse oynamayın daha iyisini arayın.’’ sözüyle insan zihninin mükemmeliyetçi yapısını su yüzüne çıkararak var olanla yetinmeden çok daha iyi şansalar elde edebileceğini vurgulamıştır.&lt;br /&gt;İnsanlar mükemmeliyetçi bir yaklaşımla özgürlüklerini ararlarsa devlet politikasını değiştirmek zorunda kalacak ve öne sürdüğü hak ve özgürlük devletindir. Güçlü olan devlettir. Yargısını rakibinin gücünü azaltma politikasını terk ederek , yapacağı çalışmalarla karşı grubun sempatisini kazanarak bu yargıyı kabul ettirecektir.&lt;br /&gt;İnsanların maksimumu araması, devletin maksimumu yapmasını sağlayacaktır.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Semih Aysal&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3689090593345120157-7715824089106198637?l=lisefelsefe.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://lisefelsefe.blogspot.com/feeds/7715824089106198637/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3689090593345120157&amp;postID=7715824089106198637&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3689090593345120157/posts/default/7715824089106198637'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3689090593345120157/posts/default/7715824089106198637'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://lisefelsefe.blogspot.com/2009/10/bireysel-ozgurlukler-ve-devlet.html' title='Bireysel Özgürlükler ve Devlet'/><author><name>ymb</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06594568218338068776</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_WFwmkmbwnEM/Stxj2MvdoaI/AAAAAAAAAIU/poPy6XZEFxs/s72-c/DSC_0217.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3689090593345120157.post-9115081336252637125</id><published>2009-04-20T10:28:00.001+03:00</published><updated>2009-04-20T10:31:52.359+03:00</updated><title type='text'>Toplumsallık Yanılgısı ve Geist Döngüsü</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_WFwmkmbwnEM/SewkTZ9g6TI/AAAAAAAAAIE/w9Bq57sSUH8/s1600-h/DSC_0136.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5326672375077464370" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 218px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_WFwmkmbwnEM/SewkTZ9g6TI/AAAAAAAAAIE/w9Bq57sSUH8/s320/DSC_0136.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;  ''Geleneklerinin örtüsünün açılması ve gelenekle aktarılanın açığa çıkarılışı bu çağın insanı için özel bir görevdir.''&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;  Aykırı kitaplar arasında kültleşen ve 1971'de Stanley Kubrick'in beyaz perdeye aktardığı Otomatik Portakal'ın arkasında, ''Tüm hayvanların en zekisi, iyiliğin ne demek olduğunu bilen insanoğluna bir baskı yöntemi uygulayarak onu otomatik isleyen bir makine haline getirenlere kılıç kadar keskin olan kalemimle saldırmaktan başka hiçbir şey yapamıyorum...'' der Anthony Burgess. Bunu söylerken kılıcı kabul ettiği kalemini savurduğu düşmanlarının gücünün ve niteliğinin elbette farkındaydı. Lakin fenomende olmayıp yine de siyah düşüncelerle insan özgürlüğünü kemirmeyi bırakmayan bu düşmanlar insanların toplu olarak yaşamaya başlamasından günümüze dek varlıklarını sürdürmüşlerdir. Bireyin öznelliğini ve öznel özgürlüğünü törpüleyen bir 'meşrulaştırma' sistemi güden bu düşmanların bir çok adının ve kozmopolitliğinin olmasının yanında en deşifre oldukları sistemi Heiddeger'in de fark ettiği ve söylediği üzere geleneklerdir.&lt;br /&gt;  Platon'un Devlet adlı eserindeki mağara alegorisinde; insanların gerçek varlığın bilgisine değil de yansıyanınkine sahip olduğunu söyleyerek, onları mağara duvarına yansıyan gölgeleri izleyen kişiler olarak tanımlamıştır.Birey tam bu tanımlamanın farkına varıp uyanış veya en azından bir uyarılma yasayacağı sırada ise doğmuştur.Yeni doğmuş bir bebeğin gözlerinin sürekli kapalı olması gibi, bizde doğumumuzla atıldık toplum-birey kaosuna. Henüz özümüzün bilgisiyle tanışmadan, dahası onunla karşılaşmadan süregelmiş bir buhranın içine atıldık. Merakımızı ayıplayan gözlere, sorularımızı susturan sözlere ve bilgi ateşimizi daha harlamadan köze çeviren kişilere verildik. Nereden geldiğimizi sorunca yalanla karışık kaçamak yanıtlar aldık. Nereye gittiğimizi soruncaysa isimiz 'kader, kısmet'e (!) kaldı. Susalım dedik, biz sustukça doldu geist. Doldu, doldu, doldu ve dayanamayıp bağırdı! ''KRAL ÇIPLAK!!!''&lt;br /&gt;  Gelenek, görenek ve toplumsal kurallar ''Etik Kurallar'' adı altında basılıp her dile çevrildi! Kitabın, ışığın, suyun, ekmeğin girmediği yere de girdi, tanrının unutulduğu yere de. Yeri geldi kişiye kendi gözünden sakındığı kızını gözünü kırpmadan öldürmesini sağladı, yeri geldi yapmak istemediği bir şeyi yapmaya zorunlu kıldı bireyi. Bugün anne olarak konuştu suratımıza, yarın patron olarak.&lt;br /&gt;  Monotonlaşan ve otomatikleşen insanoğluyla normlar arasındaki en büyük akttır toplum. Farklı renk ve ebattaki bireyi alır, çiğner, sindirir ve boşaltır. (!) Aynı renk, doku ve kokuda klonlanmışçasına binlerce birey üretir. Her ne kadar çok yoğun ve canlı görünse de apatik bir hali vardır. Toplum, bireyi ' o ' olmaktan alıkoyup kendine benzetmeye çalıştığı sürece içinde barındırdığı bireylerin hiç bir zaman kendi olması ve topluma renk katıp onu mozaikleştirmesi beklenemez. İçine atıldığımız gelenekler ve toplumsal normlar yalnız kalmamamız adına bizi kendi içine kabul eder ve karşılığında bizden ruhumuzu ister. Hayallerimizi, düşüncelerimizi, söz ve davranışlarımızı alır yalnız kalmama duygusu karşılığında. Bu ruhunu şeytana satmaya eşdeğerdir. Mefisto da Faust'a en basta bir köpek olarak görünmüştü.&lt;br /&gt;  Etik ilk çağdan günümüze dek farklı açılımlara büründürülmüştür. Sokrates ve Platon'da erdemle bağdaştırılırken, hazcı etik kuramların ortaya atılmasıyla Thomas Hobbes, Spinoza ve Spenser bu konuda farklı duruşlarını sergilemişlerdir. Öte yandan toplumu inceleyen diğer filozoflar da olmuştur. F. Nietzsche kişinin 'üst insan'a dönüşümünü anlatırken bahsettiği deve-aslan-çocuk üçlemesinde devenin toplumun yükünü sırtlandığını, aslanın 'yapmalısın' diyen toplumla savaştığını ve en sonuncu aşamadaysa bireylerin çocuğa dönüşeceğinden bahseder. Bu aşamadaki çocuk saflığı ve temizliği, dahası üzerinde toplum baskısı olmayan bireyi simgelemektedir. Simgelemdeki saflığı yakalamak elbette kolay bir uğras değildir, fakat bilinmelidir ki zoru başaran insanlar mutlu olacaktır bu dünyada. Nietzsche ısrarla vurgular doğrusunu ''Kendin alabileceğin bir hakkı, bırakmayacaksın sana vermelerine!'' der.&lt;br /&gt;  Sempatikleştirilmeye ve 'atamızdan' denilerek kabullendirilmeye çalışılan normlar bireyi topluma bağlamanın aksine onu giderek uzaklaştırmakta ve paylaşamadığı kaosunun içindeki gelgitlerde boğmaktadır. Hayat bir mutluluk simülasyonu (!) tadında çıkarlarını yaşatanların yüzündeki gülümsemede kaybolup gitmektedir. Birilerinin bize ait olan hakları ve kaybettiğimiz doğallığımızı bize sunmasını ümit ederek yasamak mutluluğu ve özgürlüğü getirmez. ''Ümit kötülüklerin en kötüsüdür, çünkü işkenceyi uzatır.'' der Nietzsche, Irvin D. Yalom'un yazdığı Nietzsche Ağladığında da. Aynı kitapta büyük bir ısrar ve analitik tutumuyla (her ne kadar acı çekse de) özgürlüğüne sıkı sıkıya yapışmış olan Nietzsche kişinin tinine seslenmekte, onu uslama yoluyla potensini -gizli güç- keşfetmeye çağırmaktadır.Nietzsche'nin Zerdüst'ü yazmadan önceki halini anlatan kitapta Nietzsche kendinden gayet emin, çağının düşünürü ve yazarı olmadığını ancak ileriki kuşakların onu anlayabileceğini söylerken oldukça umutlu konuşmuş, lakin tabuların normların da aynı oranda umutlu ve ısrarcı olduğunu tasavvur edememiştir.&lt;br /&gt;  ''Benim sınırlarımda ve benim tabularımla bağımsız olabilirsin.'' (!) diyen absürd bir düzenin içinde yasıyoruz. İçi çürümüş ve çağın çok dışında kalan dayatmalarla ilerletilmeye çalışılan bir düzen bu. Kalabalık içinde yalnızlaştıran, ilişkileri oldukça yüzeyselleşmiş bir toplum. Bir şeyler yapmaksa bizim elimizdedir. Nazım Hikmet Ran 'Kerem Gibi' şiirinde;&lt;br /&gt;''... Ben yanmasam&lt;br /&gt;        Sen yanmasan&lt;br /&gt;           Biz yanmasak,&lt;br /&gt;   Nasıl çıkar&lt;br /&gt;    karanlıklar&lt;br /&gt;         aydınlığa...'' derken uyanışı yasıyordu. Uyanışı yasıyordu ve uyandırmaya çalışıyordu. ''Aklını kullanma cesaretini göster!'' diyen Kant da ''Herkes benim düşünceme katılırsa yanılmış olmaktan korkarım.'' diyen Oscar Wilde da ''Başkalarının izinden giden kendi izini bırakamaz.'' diyen Konfüçyüs de her ne kadar farklı zaman ve toplumlarda yaşamış olsalar da ortak bir noktada birleşiyor. Bugünse zaman harekete geçme zamanıdır. Oruç Aruoba Doğançay' ın Çınarları adlı şiir kitabının 7. bölümünde söyle der;&lt;br /&gt;  ''... Görüyor musunuz&lt;br /&gt;       Nasıl hem ölüm&lt;br /&gt;       Yüklüyüz hem de&lt;br /&gt;       Taşıyoruz hayatı&lt;br /&gt;      &lt;br /&gt;    ...Görmüyorsunuz&lt;br /&gt;       Uykudasınız---&lt;br /&gt;       Bulutlar geçiyor&lt;br /&gt;       Ayın önünden  .. ''&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;  Zaman bulutları kovma, sisi dağıtma mağara girişine dönme cesaretini gösterebilme ve kendi özümüzü, saf halimizi keşfetme vakti! Herkes farklıyken ve herkes birbirinin kurduyken (Hobbes) ortak normlarda kıstırılmaktan kurtulmak, süregelmiş yanlışları inkar etme vakti! Uyanışımız, bu çağın insanı için özel bir görevdir!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ilgın Özmen&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3689090593345120157-9115081336252637125?l=lisefelsefe.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://lisefelsefe.blogspot.com/feeds/9115081336252637125/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3689090593345120157&amp;postID=9115081336252637125&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3689090593345120157/posts/default/9115081336252637125'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3689090593345120157/posts/default/9115081336252637125'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://lisefelsefe.blogspot.com/2009/04/toplumsallk-yanlgs-ve-geist-dongusu.html' title='Toplumsallık Yanılgısı ve Geist Döngüsü'/><author><name>ymb</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06594568218338068776</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_WFwmkmbwnEM/SewkTZ9g6TI/AAAAAAAAAIE/w9Bq57sSUH8/s72-c/DSC_0136.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3689090593345120157.post-5028126212628720860</id><published>2009-02-11T16:19:00.002+02:00</published><updated>2009-02-11T16:31:24.977+02:00</updated><title type='text'>OYUN OLARAK SANAT</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_WFwmkmbwnEM/SZLhLF8MNSI/AAAAAAAAAH8/Trnva9sf7S0/s1600-h/untitled.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5301547292057941282" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 217px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_WFwmkmbwnEM/SZLhLF8MNSI/AAAAAAAAAH8/Trnva9sf7S0/s320/untitled.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Bilinebildiği kadarıyla oyunun kendisi, insanın tarihi kadar eski olduğu gibi, oyun hakkındaki düşünceler de insan düşüncesinin başlangıçlarına dek uzanır. Yunan düşüncesinde oyun kavramının felsefi ifadelerde geçişine, ilk kez Herakleitos'ta tanık oluyoruz: "Zaman, dama taşlarını bir o yana bir bu yana sürerek oynayan bîr çocuktur: çocuk hükümdarlığı!" bu görüşe göre oluş ve yok oluş hiçbir suç ve ceza sorumluluğu içermemektedir. Oyun ile sanat ahlaksal değerlendirmelerin dışındadır. Oyuncu yani çocuk ve sanatçı masumdur; bir başka deyişle sorumlulukları yoktur.&lt;br /&gt;Sanatla bağıntısı içinde oyun kuramı, ilk kez Schiller'ce çepeçevre, kuşatıcı bir biçimde ele alınmıştır. İnsan, sözcüğün tam anlamıyla insan olduğu yerde yalnızca oynar ve o, oynadığı yerde ancak tam insandır, diyor Schiller. Yani insan toplumsal bir süreç içerisinde vardır ve de sadece orada üretir ve ürettigi kadarda insandır. Schiller’in hareket noktası sanatın oylumsal bir etkinlik olduğu yani bir oyun olduğudur.Schiller'e göre, insan iki temel dürtüye sahiptir: duyusal dürtü ve biçim dürtüsü. Duyusal dürtü, insanin fizik varlığından, biçim dürtüsü ise ussal doğasından kaynaklanır.Oysa bu iki dürtüyü uzlaştıracak bir üçüncü dürtü mevcuttur aslında insan doğasında. İşte bu Schiller'in tanımladığı oyun dürtüsüdür. Duyusal dürtü, değişmenin olmasını, zamanın bir içeriğe sahip olmasını ister. Biçim dürtüsü zamanı ortadan kaldırmayı, hiçbir değişmenin olmamasını ister. Her iki dürtünün birlikte etkidiği oyun dürtüsü ise zamanı zamanda ortadan kaldırmayı, olusu mutlak varlıkla, değişmeyi özdeslikle değiştirmeyi amaçlamaktadır. Zamanın zamanda ortadan kaldırılması, bir tür “gibi yapmayı” gündeme getirmektedir. Sanki zaman geçmiyormuş, hiç geçmemiş gibi yapmayı... Bu simülasyon oyunun özünde vardır.&lt;br /&gt;Estetik çevre, düşün ile doğanın, madde ile biçimin bir uzlaşma alanıdır, çünkü Güzel, Yaşam’dır, Canlı Biçim’dir. Bir sanat eserinde içerikten çok biçim önemlidir. Nasıl göründüğü nasıl olduğudur. Oyun her canlı için hayata hazırlanma sürecinde en gerekli davranışlardan biridir. Canlılar ister insan isterse hayvan olsun oyun sayesinde dış dünyanın gerçekliklerinin bir yansımasını yaratarak hayata hazırlanırlar. Çocuklar çevrelerindekileri kopya ederek onları yaşar ve bu sayede geleceğe yönelik tavırlar oluştururlar. Kendilerine, evcilik, doktorculuk, ögretmencilik gibi küçültme ekleri kullanarak imitasyon çevreler hazırlayarak çocuklar gerçekliğin bir kopyasını yaşarlar. Sanat ile oyun arasında daima bir benzerlik görülmüştür. Oyun oynayan bir çocuk için başka bir amaç, başka bir dünya yoktur, çocuk oynamak için oynar. O halde nasıl ki sanat da kaygı, endişe yoksa tam tersine olabildiğine özgürlük varsa sanatçı da sanatını yaratırken oyun oynar. Kaygıdan, endişeden uzaklaşip özgürlesir. Tek amacı sanat yapmaktır. Her şeyden sıyrılıp hayalinde yarattığı bir dünya da eserini oluşturur. Yarar amacından öte sanatçı stresten ve gerçek dünyadan uzaklaşmaya çalisir. Böylece en gerçek en yalın ve en güzel eserini ortaya koyacağını düşünür. Ve hiçbir zaman sanatçıya yaptığı eser hakkında yargılanamaz ve ceza verilmez. Nasıl ki bir çocuga yaptığı kumdan kaleyi yıktığı için kızılamaz ise sanatçıda yaptığı eseri istediği doğrultuda yapabilir bitirebilir. Önemli olan bozarken de yaparken olduğu gibi huzurlu olmasıdır. Kumdan kalesine karışılan küçük çocuk ilerde iyi bir sanatçı olamaz. Bunu için sanatçının özgür bir ortamda yetişmesi gerekir. Oyunun özelliklerinden birisi de kurallara bağlı şematik olmaması yaratıcı bir yönü bulunmasıdır. Oyun ile sanat arasındaki en önemli benzerlik belki de ikisinin de özgür ortamlarda ortaya konulabilmesidir. Dışarıdan konulan kurallar bu özgürlügü ortadan kaldırır. Sanatta ve oyunda ortaya çikan özgür tavır, yalnız sanatçıyı ve oyundaki insanı değil, onunla iletişim kurabilen bütün insanları da özgürlestirir. Çünkü oyun da sanat gibi, ereği kendi içinde olan bir davranıştır. Ne oyunda ne de sanatta bir çikar amacı yoktur. Çocuk oyunu geleceğe hazırlanmak amacı ile bilinçli bir şekilde oynamaz. Onun için yeterli olan oyunun onu doyurmasıdır. Sanatçı da eserini verirken onun beğenilip beğenilmeyeceğini ya da ondan ne kadar para kazanacağını düşünmez. Sanat eserini meydana getirmek zaten sanatçının asıl ereğidir. Yaratma edimi başlı başina bir erektir. Bu yüzden sanatçı tasasız, kaygısız eserini oluşturur.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;Ezgi Ünlükuş&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3689090593345120157-5028126212628720860?l=lisefelsefe.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://lisefelsefe.blogspot.com/feeds/5028126212628720860/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3689090593345120157&amp;postID=5028126212628720860&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3689090593345120157/posts/default/5028126212628720860'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3689090593345120157/posts/default/5028126212628720860'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://lisefelsefe.blogspot.com/2009/02/oyun-olarak-sanat.html' title='OYUN OLARAK SANAT'/><author><name>ymb</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06594568218338068776</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_WFwmkmbwnEM/SZLhLF8MNSI/AAAAAAAAAH8/Trnva9sf7S0/s72-c/untitled.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3689090593345120157.post-412135488994464473</id><published>2008-11-29T20:38:00.002+02:00</published><updated>2008-11-29T20:52:01.125+02:00</updated><title type='text'>Televizyon Dizilerinin Etkileri</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_WFwmkmbwnEM/STGMrSK8hJI/AAAAAAAAAHs/2zyW1GpLNuI/s1600-h/bb.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5274151313867572370" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 194px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_WFwmkmbwnEM/STGMrSK8hJI/AAAAAAAAAHs/2zyW1GpLNuI/s320/bb.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Son günlerde her televizyon kanalında birbiri ardına çıkan ve hayatımızın bir parçası haline gelen televizyon dizileri adeta patlamış mısır gibi artmaya başladı. Bazıları oldukça uzun ömürlü olsa da çoğu aslında yer bulamadı hayatımızda. Peki bunların etkileri neler olabilir bir topluma.&lt;br /&gt;Bazı yerli diziler özellikle bol reyting alma problemiyle bol bol acılı sahneler içeren filmler yapıyorlar. Sömürülen küçük çocuklar, üvey anne ya da üvey baba eliyle şiddet gören hayata tutunmaya çalışan ya da tacize uğrayan çocukları anlatan pek çok dizi söz konusu. Pek çok animasyon çocuk filminde kahramanın anne ya da babası ölür bazılarında ikisi de. Çocuk tamamen yalnızdır ve ne yapacağını bilemeden hayata tutunmaya çalışır. Yetiştirme yurduna gitmemek için çaba harcar vs. Çocuk üzgündür. Haliyle izleyen çocuklar da üzgündür. Peki sonra…&lt;br /&gt;Hayatının en hızlı gelişim gösteren ve etkilenmeye en çok açık ilk yıllarını yaşayan çocuklar Türkiye nüfusu içinde önemli bir yer tutmaktadır. Çocukluğun ilk yılları, kişinin yetişkinliğinde ulaşacağı bedensel ve zihinsel düzeyi saptayan, ruhsal ve toplumsal olgunlaşmasını biçimlendiren kritik yıllar olup, erken çocukluk yıllarında sağlıklı büyüme ve psiko-sosyal gelişim, geniş ölçüde çocuğun sosyal çevresiyle birlikte yaşadıklarına bağlıdır. Bu tür filmlerle büyüyen bir çocuk hayatı daima acı olarak görür. Mutsuzdur ya da mutsuz olması gerektiğini düşünür. Çocuklarımız bundan etkilenir ve ileride de toplumumuz etkilenecektir. Bu dizilerin çocuklara etkilerini kısaca ele alırsak ;&lt;br /&gt;_Aile içindeki iletişimsizlik çocuğun daha fazla televizyon izlemesine,&lt;br /&gt;izledikçe de olayların çözümü değil daha da karmaşıklaşıp aileye duyduğu öfke ve kızgınlığın farklı yollarla aktarılmasına yol açmaktadır.&lt;br /&gt;_Şiddetin ifadesini kolaylaştırdığı kesindir dizilerin. Öfkesini kontrol edemeyen kahramanlar vurup kırıp birilerini öldürdükçe, toplumda şiddet de son derece kolay ve olması gereken bir olgu olarak kabulleniliyor ki orta öğretimde bir dönem tüm gençlerin Polat Alemdar gibi giyinip onun gibi yürüdükleri, onun gibi yaşamaya çalıştıklarını bilmeyen yoktur.&lt;br /&gt;_Üzüntü ve sıkıntı pek çok çocukta korku olarak geri dönmektedir. Yalnız kalmaktan, toplum içinde birey olamamaktan, şiddetten kaçan bazı çocuklar içine kapanık bir hayat sürebilmektedirler ve bunun etkileri de oldukça çok çeşitlilikte karşımıza çıkmaktadır.&lt;br /&gt;_Okuma alışkanlıklarını yitirip sadece hazır olarak karşımıza getirilen bazı filmleri izlemek kolaya kaçmak, çocuğun zihinsel gelişimini de olumsuz bir biçimde etkilemektedir.&lt;br /&gt;_iletişimi, aile içi ya da arkadaşlık etkilerini de en az indirebilmektedir. Tüm aile akşam bir araya gelip televizyonu açıp dizileri izlediğinde kimse kimseyle konuşma ihtiyacı duymamakta gittikçe yalnızlaşan bireyler meydana gelmektedir.&lt;br /&gt;_kahraman olarak kabul gören bazı kahramanları çocuklar kendileriyle özdeşleştirmekte onun yaptıklarını da yapmaya çalışmaktadırlar. Kendini spiderman sanan çocuk 5. kattan atlamış uçacağına inanmış ve ölmüştür.&lt;br /&gt;Son dönemde yine en çok karşımıza çıkan sihirli güçleri olan, bir sihirle her şeyi aniden yapan dizi filimler oldukça moda. Bırakın çocukları gençlerin bile bu filmlerdeki diyalogları sık sık tekrarladığını görebiliyoruz. Yine kolaycılığa özendiren tipik bir oluşum.&lt;br /&gt;Fransa da 3,5 yaşından küçük çocukların televizyon izlemesi yasaklandı son günlerde. Ciddi anlamda bizim ülkemiz için de düşünmemiz gereken bir çözüm olabilir.&lt;br /&gt;Özellikle bir topluma bir şey sevdirilmeye çalışılacaksa bu en kolay dizilerle yapılabiliyor. Din mi öne çıkarılacak dizi ile, ahlak ya da istenilen bir fikir mi yayılacak yine dizi ile kolayca sağlanabiliyor. Kelimeler, davranışlar, konuşma tarzları hemen moda olabiliyor. Gerek gençler için gerek çocuklar için gerekse büyükler için etkili bir değişme süreci diziler. Tabi bu her zaman olumlu mu yoksa olumsuz mu tartışılır. Hem de çok fazla.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;Yeşim Turan&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3689090593345120157-412135488994464473?l=lisefelsefe.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://lisefelsefe.blogspot.com/feeds/412135488994464473/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3689090593345120157&amp;postID=412135488994464473&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3689090593345120157/posts/default/412135488994464473'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3689090593345120157/posts/default/412135488994464473'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://lisefelsefe.blogspot.com/2008/11/televizyon-dizilerinin-etkileri-son.html' title='Televizyon Dizilerinin Etkileri'/><author><name>ymb</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06594568218338068776</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_WFwmkmbwnEM/STGMrSK8hJI/AAAAAAAAAHs/2zyW1GpLNuI/s72-c/bb.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3689090593345120157.post-5932880399161780022</id><published>2008-06-10T22:01:00.003+03:00</published><updated>2008-06-10T22:11:08.634+03:00</updated><title type='text'>Nietzsche'ye Mektup</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_WFwmkmbwnEM/SE7QczjQ2SI/AAAAAAAAAFM/HKz-LZ_EpZg/s1600-h/DSC_0016.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5210331012207270178" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_WFwmkmbwnEM/SE7QczjQ2SI/AAAAAAAAAFM/HKz-LZ_EpZg/s320/DSC_0016.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; “Belki 2000 yıl sonra insanlar kitaplarımı okumaya cesaret edebilir”&lt;br /&gt;Bunun için yaklaşık 200 yılın geçmesi yeterli oldu Nietzsche… Yıl 2008. Günümüze en yakın filozoflardan biri olmanın da etkisiyle sana büyük bir ilgi duyuyoruz. Bizler senin öğrencilerin olma yolunda elimizden geleni mümkün olduğunca yapmaya çalışıyoruz. Her yeni gün bizlere senin bilmediğimiz görüşlerini getiriyor ve biz o her gün bir adım daha kendimizi aşıp ötelere gidiyoruz.&lt;br /&gt;Kibar olmaya, acımaya ve barışa eğilimli bireyler olarak yetiştirildiğimiz günümüz dünyasında zaman zaman öyle olması gerektiği için öyle olunduğuna şahit oluyor ve hatta bizler bile zorla öyle olduğumuzun çünkü öyle koşullandığımızın farkına varıyoruz. Tabii işte senin büyük bir cesaretle yok saydığın üzerimizdeki güçlerin kendi istekleri ya da çıkarları doğrultusunda gerçekleşen bu durumun ne kadar ahlaki olduğunu senin kitaplarını okurken sorgulama fırsatı buluyoruz. Asıl en önemli problemin ise senin öğrencin olma yolunda ilerlerken dahi sadece görüşlerine katılmakla kalmak olduğunu fark ediyoruz. Sebep ise çok basit. “O da benim olsun…” dünyasının çocukları düşünüyor ama uygulayamıyor. Alışmak çocuğun filozofluktan çıktığı en korkunç evreyse ve bizler de sürekli alıştırılan ve özellikle de korkutulan bireylersek sıradan insan olma yolunda ilerlemekten kendimizi alıkoyamıyor bir bir filozofluktan eleniyoruz. Üstelik büyüdükçe diğerlerine benzediğimizi görmemize rağmen hiçbir şey yapamıyoruz. Yapmaktan korkuyoruz. Yani sorun şu ki; senin kadar cesur olamıyoruz Nietzsche.&lt;br /&gt;Okul arkadaşlarının sana taktığı isim aklıma geliyor : Küçük Rahip! Ve küçük rahip büyüyüp filozof oluyor. hem de büyüyüp… Ya bizler?&lt;br /&gt;“Babadan oğula, anneden kıza…” durumunu aşmada zaman zaman beklenilenin üstünde bir gelişme katettiğimizi düşünsem de babası rahip olanın filozof olduğu gerçeğiyle bugün karşılaşamıyoruz. Çünkü söz konusu anne ve baba… Hem duygusal anlamda hem de toplumun üzerimize kurduğu baskı(!) anlamında mimlenen olmak istemiyoruz! En azından bunun hiç olmazsa sadece duygusal anlamda gerçekleşmiyor olmasına ayrıca dikkat çekmek istiyorum…&lt;br /&gt;Sen her ne değilsen o Tanrı ve erdemdi... O yüzden kibritler daha küçücük bir çocukken ellerinin içinde kül oldu. “Tanrı öldü!” diyenin de sen olduğunu düşünecek olursak her şey olma yolunda ilerlediğini, gücünün üstünde hiçbir gücü kabul etmediğini de anlamaktan kendimizi alıkoyamıyoruz. Evet, Tanrı’ya olan inancını yitirmiştin. Ama Tanrı’yı aramaktan vazgeçmemiştin. Sonraları ise Tanrı’yı üstün insanda bulduğunu sandın… Bu değişikliğe kolay alıştığını söylemiştin, oysa ki kendini kolay kandırırdın… En çok dikkatimi çeken bu sözünün ardına düştüm. Ve kendi hayatına dair konularda çelişkiler içinde yuvarlandığını gördüm. Dinin hayatın can damarı olduğunu da düşünen sendin! Hayat Tanrı olmadan boş ve anlamsız geliyordu. Belki de, ahlaki olmasa da dinin insanların üzerindeki o büyük yaptırımcı etkisine bu dünyanın ihtiyacı olduğunu düşünüyordun. Sinir sistemin acı çekmeye dikkatle planlandığından daima mutsuz bir insandın. Belki bütün bu çelişkilerinde bunun da etkisi vardı. Belki sen de ölüm gününün yaklaştığını hissediyor ve bu sefer Tanrı’nın “Nietzsche öldü!” diye yollarda gezeceğini düşünüyor, yeni düşüncelerinin doğum sancıları diye adlandırdığın migren ağrılarını arttırıyor da arttırıyordun.&lt;br /&gt;“İddia ederim ki benim üstün insan dediğime siz şeytan diyeceksiniz.”&lt;br /&gt;Senin üstün insan dediğin bugün bir şeytan değil belki ama başlı başına bir ütopya Nietzsche! Yani, seni okumaya cesaret ediyoruz ama yeterince anlıyor muyuz? Ben anlamak istiyorum ve seni yakından takip etmeye devam ediyorum. Henüz öğrenecek çok şey var. Bu yolda her daim sana rastlamak umuduyla ilerlemeye ve düşünmeye devam ediyorum.&lt;br /&gt;Kaptırdım kendimi, durmadan yazıyorum… Zaman zaman karşımda Nietzsche’nin olduğunu da unutuyorum. Son sözüm şu ki, senin kadar cesur olabilmeyi çok isterdim! O zaman belki sonsuza kadar çocuk kalabilirdim!&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Cansu Yılmaz&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3689090593345120157-5932880399161780022?l=lisefelsefe.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://lisefelsefe.blogspot.com/feeds/5932880399161780022/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3689090593345120157&amp;postID=5932880399161780022&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3689090593345120157/posts/default/5932880399161780022'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3689090593345120157/posts/default/5932880399161780022'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://lisefelsefe.blogspot.com/2008/06/nietzscheye-mektup.html' title='Nietzsche&apos;ye Mektup'/><author><name>ymb</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06594568218338068776</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_WFwmkmbwnEM/SE7QczjQ2SI/AAAAAAAAAFM/HKz-LZ_EpZg/s72-c/DSC_0016.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3689090593345120157.post-754911574265081074</id><published>2008-06-10T01:05:00.002+03:00</published><updated>2008-06-10T22:11:31.762+03:00</updated><title type='text'>Ademler ve Havvalar</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_WFwmkmbwnEM/SE2qJM5Je-I/AAAAAAAAAFE/j5HJCKM2J9c/s1600-h/DSC07962.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5210007418993998818" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_WFwmkmbwnEM/SE2qJM5Je-I/AAAAAAAAAFE/j5HJCKM2J9c/s320/DSC07962.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; İnsanlar seçemedikleri bir noktadan başlarlar hayata… Hiçbir insana hiçbir konuda seçim hakkı sunulmaz. Ve bu dünyaya doğabilmek için geldiğimiz yerde ölürüz.Daha sonra ölümün için yas tutamadan doğum şenliği içinde bulursun kendini.İlk doğduğunda biraz izin verirler o kadar.Çevrene baktığında yatakta ki o yorgun ama bir o kadarda mutlu kadının annen, başucunda duran ve sıranın kendisine gelmesini bekleyen savaş kazanmış gazi bakışlı adamın baban ve yatağın kenarına ilişmiş ne olduğunu tam olarak kavrayamadığı halde, seni deli kıskandığı her halinden belli olan çocuk, ağabeyin olduğunu anlarsın.ilk üç seneni çoğunlukla kucaklarda geçirirsin ve tüm ilgi senin üzerindedir. Hayatta ki en büyük zevkin annenin abur cubur yemene izin vermesi,babanın parka götürmesi, ağabeyinin oyunlarında senide arasına almasıdır.Dört beş derken düşünmeye çoktan başlamışsındır. Aslında…&lt;br /&gt;…Sorgularsın mesela Tanrı’yı. Sorarsın ailene “Tanrı nerede?”. Ama çocuksun sen aklın ermez, demek yerine daha kibar bir cevapla “Hadi oyuncaklarınla oyna.” Ya da “Bilmiyorum” demekle yetinirler. Sanki yol tarifi istiyoruz. O günlerde insanların umurunda olan tek şey yaramazlık yapmaman. İlk engellenmeler ve çocukluğun etiğini kavrama çabası. Çevrende ki herkes çaldığıyla oynadığı farklı olan insanlar. İyi bir çocuk olmanı istiyorlar ama öyle davranmana da engel oluyorlar. Bu keşmekeşliğin arasında birinci sınıf geldi çattı. Anneler, ağlayan çocuklar, koşuşturanlar, oturanlar, somurtanlar birde benim gruptan şaşkınlar. Rast gele bir yere otur ve ilk söylenen “parmak kaldırmadan konuşma! Öğrenciliğin etiği bununla başlarmış. Başta öğretmenin olmak üzere herkes bu kuralları vermeye çalışır sana. Ve sınıfta öğretmenin çocuğu olduğu için her şeye torpil geçilen kızın öğrenci etiği çözülememiştir daha. Sana beş sene boyunca ilkokul öğrenci etiğini verecek olan öğretmen çoktan bir sıfır yenik başlar maça. İşte adalet kavramını böyle güzelce öğrenmeye başlarsın. Öğle aralarında yemek sırasında senden güçlü oldukları için önüne geçenlerde en güzel haksızlık örneklerini öğretirler küçük kardeşlerine. Ama suç onlarda değil önüne geçenlerinde önüne geçilmiştir zamanında. Bir biter iki gelir üç koşar dört durur beş sorar ama bu düzen hiç değişmez. Ezberlenmiş bir metin ve mesajı ‘çalış, çalış,çalış’ sevgiyi de öğrendik.Altı geldi yedi gitti sekiz uçtu dokuz kondu on kaçtı on bir yakaladı on iki bıktı.Arada çok olay geçti ,tabi farklı etikler.Arkadaşlık,aşk ve diğerleri.Yıllardır çalışılan bir sınav atlatılır. İyi veya kötü bir üniversite. Orası daha da beter kimse kimsenin umurunda değil. Küçük bir hayat stajı ne de olsa… Ve hayatın gerçek yüzü. Çevrende bir sürü insan. Diğerleri gibi bunlara da sen karar vermedin. Çıkarları peşinde koşan ve bu koşudan yorulmayanlar, hayatını zamanını hiç tükenmeyecek gibi harcayanlar, saygıdan bihaber olanlar, her insanla her konuda dalga geçme yeteneksizliğine sahip olanlar vs. vs. vs. Ve aralarında bir elin parmağını geçmesede senin gibi ne yapılmaya çalışıldığını hala anlamayan insanlar. Sende hayatın boyunca bir arada yaşamak zorunda bırakıldığın bu dünyayı benimserim yavaş yavaş. Başta konuşsan da, engel olmaya çalışsanda, büyük balık küçük balığı yer. Sende tıpkı diğerleri gibi yaşam tarzını Pavlov’un köpeği psikolojisiyle sürdürürsün.Ve boşa harcanmış bir hayat daha.Ölüm gelir dayanır kapına.Doğumun gibi bunu da kimse sormaz.Başka bir dünyaya doğabilmek için bu dünyada ölürsün.Tarih tekerrür etti dersin belki ama tekerrür eden tarih değil hatalarındır.Ve kafandaki soru işaretleri en çok bu gün çoğalır.İlk kez düşünürsün bekli de.Biraz geç olsa da sorarsın .İyi ne?Kötü var mı? Ben bu hayatı nasıl tükettim böyle? Ve yanıtlarsın sorularını. Aslında yıllardır biliyordun ama itiraf edememiştin kendine.”Zaman avuçlarımın arasından kayıp gitti. Hızlı yaşadım her şeyi. Tükettim, üretmedim. Hatta o kadar hızlı yaşadım ki ne için, kimin için yaşadığımı unuttum. Yaşamış olmak için yaşadım hep ve insanlığı unuttum. Düşünmeye ihtiyaç bile duymadım. Ezbere yaşadım. Hayvan olmayı ben seçtim ve insanlığıma dair bütün değerlerimi sıfırlamayı da. Erdemlilik ne imiş? Uğraşmadım bile. Yıllar yılı vicdanımı susturdum. Twenelis’ in dediği gibi “ hiçbir suçlu kendi yargıcından kurutulamaz. Hazlarımı öne aldım, hor kullandım. Sorumluluklarla kovalamaca oynadım. İradesiz olduğumu en başta kabul ettim. Dönüp arkama bakmadım bile varsa yoksa çıkarlarım. Meğer insan iradesiyle, özgürce seçermiş yapacaklarını; alırmış tüm sorumlulukları üzerine ve buymuş gerçek mutluluğun gerçek hazzı. İşte etik kavramı buradan doğar ve yayılır bütün dünyaya. Bu yaşamda hepimize tanıdık gelen bir şeyler var değil mi? Bir mutluluğu arayış vardı ama ne yapacağını bilememesi ve yıllardır susturulmuş olması beynini uyuşturmuştu. İnsanlar bu dünya ya geldiklerinde mutlu olacaklarına inanıyorlar. Aslında mutlu olabilmemiz için vazgeçmemiz gereken ilk şartlanmışlık bu olsa gerek. Çünkü her adımımızda ne yaparsak yapalım bu hayat bize mutluluğu vermek için tasarlanmamıştır. İşte bu sebeptendir yaşlıların yüzündeki düş kırıklığı. Tüm hayatı boyunca mutluluk beklentimiz o acımasız gerçeklik duvarına çarptığında tuzla buz olmuş umutlar kalır geriye. Mutluluğa ulaşmanın asıl yolu acılardan kaçmak değildir. Aksine acılarımızı zirveye çıkan merdivenin basamakları olarak görmeliyiz. Korkak tavukları gibi karanlıklarda eşelenmeyi bırakıp, gözyaşlarını tecrübeye dönüştürmeliyiz. Halbuki her birimiz iyi bir insan olarak çıkıyoruz yola ve amacımız daha da iyi olmak. Kimimiz sapıyor yolundan kimimiz ise devam ediyor ve herkes seçtiği yollardan hayatın onu yoğurmasını istiyor, sonunda da kendilerini gerçekleştirebilmeyi. Yola çıkarken aldığı kararları, yolun sonunda yerine getirmenin verdiği mutlulukla asasını teslim etmeyi. Ne pahasına olursa olsun öğreniriz hayat boyu. Belki kazık yiyerek, hor görülerek, dışlanarak, aşağılanarak ama öğreniriz her şeyin bir etiği olduğunu. Önümüze nasıl engeller çıkarsa çıksın ve karşımızda ne güzel örnekler olursa olsun. Doğduğumuz andan itibaren ayağımıza takılmış altın bir prangadır öğrenmek ve içinde bulunduğumuz durum binlerce benzer durumdan yalnızca biridir. Tüm insanlığın savaşı budur Adem ve Havva’dan beri. Çünkü cennet bahçesinden kovulan yalnızca Adem ile Havva değil; bütün insanlıktır ……..&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Benam Yüksel&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3689090593345120157-754911574265081074?l=lisefelsefe.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://lisefelsefe.blogspot.com/feeds/754911574265081074/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3689090593345120157&amp;postID=754911574265081074&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3689090593345120157/posts/default/754911574265081074'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3689090593345120157/posts/default/754911574265081074'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://lisefelsefe.blogspot.com/2008/06/ademler-ve-havvalar.html' title='Ademler ve Havvalar'/><author><name>ymb</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06594568218338068776</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_WFwmkmbwnEM/SE2qJM5Je-I/AAAAAAAAAFE/j5HJCKM2J9c/s72-c/DSC07962.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3689090593345120157.post-3977462994269497367</id><published>2008-03-13T14:17:00.002+02:00</published><updated>2008-03-13T14:31:46.154+02:00</updated><title type='text'>Acı Yaşamın Ölüme Direnişidir</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_WFwmkmbwnEM/R9kenTYokqI/AAAAAAAAAE8/0iYCgG8z7Pc/s1600-h/DSC02436.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5177202907206423202" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_WFwmkmbwnEM/R9kenTYokqI/AAAAAAAAAE8/0iYCgG8z7Pc/s320/DSC02436.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;İlk insan, acının sadece yaşanacak bir şey olduğunu biliyordu.&lt;br /&gt;Bizler ise atalarımızın yaşadıkları acıları tarih olarak kaydettikçe zihinlerimize,&lt;br /&gt;Yeniden yaşama korkusuyla acının en büyüğünü yarattık.&lt;br /&gt;KORKU…&lt;br /&gt;Yığınla kavramı ve oluşumu karıştırdığımız gibi&lt;br /&gt;Duyarsızlaşma ile&lt;br /&gt;Kabullenmeyi de karıştırdık.&lt;br /&gt;Çünkü duyarsızlaşma; istemediğim şeye alışma iken,&lt;br /&gt;Kabullenme, istemediğimin hiç de istenilmeyecek bir şey olmadığını anlamak ve tadını çıkartmaya&lt;br /&gt;Başlamaktı&lt;br /&gt;Aklını kullanarak yaşamayı gereğinden fazla abartan insan,&lt;br /&gt;Yaşamanın tadını çıkarmayı unutmuştu&lt;br /&gt;Çünkü duyarsızlaşmamalıyım derken kabul etmeyi becerememeye başladı.&lt;br /&gt;Başına gelen her şeyi akla uygun hale sokmaya çalıştı.&lt;br /&gt;Uyanlar&lt;br /&gt;Uyduruldu, uymayanlara da&lt;br /&gt;Arkasını döndü.&lt;br /&gt;Bir gün, sırtını döndüğü şeylerin onu bulacağını bilerek&lt;br /&gt;Yine de&lt;br /&gt;Hayallerini harcadı.&lt;br /&gt;Yaşamda kalma gerekliliğimiz kalmadığını düşündüğümüzde, yaşamımızı sürdürebilme gücümüz de azaldı. Enerjimizi düşürdükçe bedenimizin çürümesine izin verdik.&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Acılarımızı onaylayabilir miyiz?&lt;br /&gt;Evet&lt;br /&gt;Öfkemiz acımızı çoğalttı.&lt;br /&gt;Ve&lt;br /&gt;Acı hep ölümü hatırlattı.&lt;br /&gt;Ancak&lt;br /&gt;Ölüm hepimizin,&lt;br /&gt;Yaşamak ise sadece cesareti olanlarındı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şöyle de düşünülemez miydi?&lt;br /&gt;Acı bana bir hayatım olduğunu anlatmaktaydı…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Pınar Nurhan&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;a href="http://narkizindefteri.blogspot.com/"&gt;http://narkizindefteri.blogspot.com/&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3689090593345120157-3977462994269497367?l=lisefelsefe.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://lisefelsefe.blogspot.com/feeds/3977462994269497367/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3689090593345120157&amp;postID=3977462994269497367&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3689090593345120157/posts/default/3977462994269497367'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3689090593345120157/posts/default/3977462994269497367'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://lisefelsefe.blogspot.com/2008/03/ac-yaamn-lme-direniidir.html' title='Acı Yaşamın Ölüme Direnişidir'/><author><name>ymb</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06594568218338068776</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_WFwmkmbwnEM/R9kenTYokqI/AAAAAAAAAE8/0iYCgG8z7Pc/s72-c/DSC02436.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3689090593345120157.post-687409654008842303</id><published>2008-03-11T10:32:00.004+02:00</published><updated>2008-03-11T10:41:23.959+02:00</updated><title type='text'>Tarihselliğin Yaratımı</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_WFwmkmbwnEM/R9ZEDDYokoI/AAAAAAAAAEs/4dzx01TA_cc/s1600-h/resim.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5176399640947888770" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_WFwmkmbwnEM/R9ZEDDYokoI/AAAAAAAAAEs/4dzx01TA_cc/s320/resim.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;em&gt; “Bir çağın insanları, başka bir çağın insanları olmadıklarından, Diyojen’in adam bulamamasının nedenin, artık var olmayan bir zamanın insanını kendi çağdaşları arasında araması olduğunu sezecektir.”&lt;/em&gt; J.J.Rousseau&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düşünselliği, gerçekliği, taihselliği, irdeleyici ve açıklayıcı bakış açısı ve farkındalığının olması; insanın ‘öteki’ diye adlandırılan, ‘kendi’ dışında kalan insan topluluğunu tanımasını sağlar. ‘öteki’ olan; ‘ben’ kavramı dışında kalan ve ‘ben’in zamansallığını, tarihselliğini, farkındalığını, görüş ve düşüncelerini taşımayan ‘çoğunluk’ olarak açıklanabilir. ‘Ben’ dışındaki çoğunluk, ‘öteki’ veya ötekilerin sağladığı tarihsel sürecin içinde bir yerlerde kendi zamansallığını yaratmaya çalışır. Bu yaratım; farkındalık, özgünlük, özgürlük, çoğu zaman da parrhesiastes olabilmeyi gerektirir. Ancak kendi doğrularını yaratabilen, farkındalığını geliştirebilen, kendi görüşlerini geliştirebilmek için ‘öteki’ne ihtiyacı olduğunu bilebilen biri; kendi tarihselliğini, özgün bir açıklamayla yaratabilir.&lt;br /&gt;Değişim; geçen zaman sayesinde oluşan yeni akımlar, görüşler ve bu görüşlerin kaynağı insan tarafından gerçekleştirilen bir yaratımdır. Değişim her yönlü ele alınabilir. Ülkeler arası değişimden, çağlar arsı değişimden, toplum kökenlerinden süre gelen uygulama ve yaklaşımların değişiminden söz edilebilir. Bu değişimlere ayak uydurmak ise, insanların gerek bireysel gerek toplumsal olarak gerçekleştirdiği en büyük değişim ve farkındalıktır. Ama birey öncelikle; kendisi olarak yarattığı ve ‘öteki’ni etkileyen davranışlarının, zamansallığının yarattığı tarihselliğin içindeki yerinin; farkındalığını ve görüş açısını değiştirebilme yeteneğinin bilincine varmalıdır. Kendini ‘ben’ olarak tanımlarken toplumdaki diğer ‘ben’leri ‘öteki’liğe mahkum ettiğinin, ancak kendi bakış açısını oluşturup, geliştirmeye çalışarak ötekileri etkileyebileceğinin bilincinde olmak değişimi sağlayan insanların öznelliğidir. “İnsan insan için bir Tanrı’dır.” (Spinoza) yaklaşımı bu bağlamda incelendiğinde değişimin kökeninin insan olduğu daha net bir biçimde görülebilir. İnsanların yarattığı değişim herşeyin insan ile başlayıp geliştiğini fark etmesiyle mümkündür. Burada işin içine giren egoizm,narsizm ya da diğer saplantılı davranışlar değişimi yaratmanın temeli olmasa bile yan ögesi olabilir. Çünkü bu bakış açısıyla; kişi sadece kendi değil bütün toplumu etkilemektedir. Kişinin geliştirdiği fikir sadece kendi başına bir bakış açısı oluşturabilmiş gibi görünse bile akan zaman ve ‘öteki’ sayesinde bir akıma dönüşebilir.&lt;br /&gt;‘Öteki’ ve ‘ben’ olarak ele alınabilecek olan insan; tarihsellik yaratan, yaşayış ve oluş için hareket sağlayan, değişim için ‘öteki’ne ya da ‘ben’e ihtiyaç duyan, ‘kendi’ ve ‘öteki’ arasında fikir ayrılığına düşen ya da tersine bir paradoksla ‘öteki’nin yarattığını kendinde bulamayan, özgürlüğünü arayan bu nedenle de değişim yaratandır. Farkındalığıyla, bilinç, düşünce, zeka ve irdeleyici yaklaşımıyla olayları yorumlama, adlandırma, geliştirme, değiştirme ya da oluşturma eylemlerinde bulunabilmesi tarihsel bir süreç yaratmasını sağlamıştır. Bu hareket zamanı oluşturmuş ve insanın ‘tarih’ sürecini irdelemeye başlamasına neden olmuştur. Tarih; çeşitli metaforların bir araya geldiği yanılsamalar, arayış ve beklentiler bütünü olmaktan başka bir anlam içermiyor olsa bile, insan için kendi doğrularını oluşturma rehberi olabilir. Geçmiş insan, günümüzdeki insan ve gelecekte var olacak insan için tarihsellik; gerçeklik sağlamak adına önemlidir.&lt;br /&gt;İnsan çoğu zaman kendi yaratımlarının onaylanıp onaylanmadığını, tarihsel süreç içerisinde yer alıp alamayacağını merak eder. Geleceğe olan bu merakda geçmişiyle ilgilenmesini sağlar.geçmişi için ise ‘öteki’ne ihtiyacı vardır.&lt;br /&gt;Bazen kendini olay ve olgular karşısında narsist ve egoist görebilir, ya da ötekilerin dogmatik yargılarına uymadığı, karşı çıktığı, farkındalığını kullandığı (bunu fark edebildiği), parrhesiastes olmayı başarabildiği için ‘öteki’ tarafından dışlanmışlığa itilebilir. Çünkü nasıl olur da herkes tarafından kabul gören bir ‘doğru’, ‘ben’ tarafından red edilebilir? Bu ‘öteki’ için kabul edilemez bir yaklaşımdır ve böyle düşünen ‘ben’ dışlanmışlığa mahkumdur. Değişim; tarihsellik içerisinde değişik düşünce, fikir, inanç, doğru ve yanlışların, kesinliğini yitiren dogmaların, pasif-aktif, narsist, otomium düşünenlerin, ataerkil toplumların oluşması ya da bu oluşumun kaldırılması, yeni kültürlerin oluşması, değişikliklerin fark edilmesi olarak anlatılabilir. Bütün bu oluşumlar, farklı görüşler, düşünce ve düşünürler, yaratım ve değişimin temelidir. Değişimi fark edenler ve ondan yararlanmaya çalışanlar tarihselliğini de kavramak, anlamak ve fark etmek zorundadırlar. Ancak öncelikle kabul etmek ve onaylama özgürlüğünün dogmatikyargılar nedeniyle elinden alındığı ‘öteki’ tarafından engellendiğini fark eden insan, kendi doğrusunu bütün karşı çıkış ve itirazlara rağmen savunan (parrhesiastes) insanı yani tek başına ‘ben’İ yaratır. ‘Öteki’nin red etmesinin dogmatik sınırlamalar dışında tek nedeni ise; tarihte yakaladığı ve inandığı doğruyu kendi çağında, kendi insanlarında bulamaması, yeni değerlendirmesini ‘yeni’ olarak tarihin tekrarı görmesidir.&lt;br /&gt;Çoğunluğun içinde yer aldığı ve zamanla dogma fikir haline gelen; başta sadece bir kişinin fikri olan akımlar, tarihsel süreç içerisinde değişirkn kimi zaman kendisiyle zıtlık oluşturan aklaşımlar doğurduğu için, ayırt ediciliği ve netliği gittikçe zayıflayan olgular; günümüz insanının ‘aitlik’ duygusunu belli bir kökene oturtamamasına neden olmuştur. “Bir çağın insanları, başka bir çağın insanları olmadıkları için” aitlik duygusunun kökeni net olamamıştır.&lt;br /&gt;Arayış herzaman olacak ve insan hiçbir zaman kendini tamamiyle özgür hissedemeyecektir. Çünkü kendi çağdaşları arsında; geçmişinin ona anlattığı artık var olmayan insan betimlemesini aramaktadır. Oysa geriye sadece manipüle olmuş insan kalıntılarında artan değişik ve özgün olarak bile nitelendirilemeyecek inançlar kalmıştır.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;Dilara GÜLVER&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;11.Türkiye Felsefe Olimpiyatları&lt;br /&gt;Türkiye 19.su&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3689090593345120157-687409654008842303?l=lisefelsefe.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://lisefelsefe.blogspot.com/feeds/687409654008842303/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3689090593345120157&amp;postID=687409654008842303&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3689090593345120157/posts/default/687409654008842303'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3689090593345120157/posts/default/687409654008842303'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://lisefelsefe.blogspot.com/2008/03/tarihselliin-yaratm.html' title='Tarihselliğin Yaratımı'/><author><name>ymb</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06594568218338068776</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_WFwmkmbwnEM/R9ZEDDYokoI/AAAAAAAAAEs/4dzx01TA_cc/s72-c/resim.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3689090593345120157.post-1769764457948887819</id><published>2008-03-08T14:27:00.001+02:00</published><updated>2008-03-08T14:30:34.891+02:00</updated><title type='text'>Kafes</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_WFwmkmbwnEM/R9KGzzYoknI/AAAAAAAAAEk/zz2v-lH2gHg/s1600-h/kele.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5175347146327102066" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_WFwmkmbwnEM/R9KGzzYoknI/AAAAAAAAAEk/zz2v-lH2gHg/s320/kele.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Bu mutlu tutsak benim artık kafeste.&lt;br /&gt;Sezen Aksu&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lazım gelen, yalnız suyun şeklini alacağı bir kap. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Arayışlar sanki avunma, belki sanı belki serap. Mutluluk kafeslerin içinde. Huzur ve zevk, yaradılış ve tatmin kafeslerde nöbetçi. Kim ki onlara söver, bil ki içlerine girmek için can atar. Mutluluğun tutsağı olmak, acının güvercini olmakla kıyas edilse de, neyi değiştirir? &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Aşkın kutsallığı, sevişmenin tatmini, mutluluğun karşı konulmazlığı nerdedir bilir misin? Düşüncelerin ucunda. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;O ki riyakâr, o ki kaypak, o ki kusurludur, yine de var olmaktan çekinmez. Hangisi düş kendisi de bilmeden iki nehir üstüne koyar acizleri. Birinin ucuna arşa kadar zevk yığar, huriler ve melekler. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Tek şart koşar: Farkında olmayacaksın. Diğer nehri de koşulsuz azaba layık görmüştür. Ruhun eriyene kadar gazap peşini bırakmayacak der o, merhametsiz değildir aslında. Önüne konan tercih midir, mecburiyet mi çok da mühim değil. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Nehirler farklı kıvrılsalar da, denize dökülmeye mahkûmdurlar, aynı acizler gibi. Ben acizsem sen nesin diye sorar bazen, senim derim. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Ukalaların bildik duruşuyla sabitlenir, bakar, yalnız güler. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;O güler, ben azap nehrinde ilerlerim. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;Cansu Hepçağlayan&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3689090593345120157-1769764457948887819?l=lisefelsefe.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://lisefelsefe.blogspot.com/feeds/1769764457948887819/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3689090593345120157&amp;postID=1769764457948887819&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3689090593345120157/posts/default/1769764457948887819'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3689090593345120157/posts/default/1769764457948887819'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://lisefelsefe.blogspot.com/2008/03/kafes.html' title='Kafes'/><author><name>ymb</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06594568218338068776</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_WFwmkmbwnEM/R9KGzzYoknI/AAAAAAAAAEk/zz2v-lH2gHg/s72-c/kele.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3689090593345120157.post-6584523958157189182</id><published>2008-03-08T14:18:00.001+02:00</published><updated>2008-03-08T14:27:29.960+02:00</updated><title type='text'>DİSTOPYALAR BİZİ ARTIK KORKUTMUYOR !</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_WFwmkmbwnEM/R9KGETYokmI/AAAAAAAAAEc/EiAH8XoqKZo/s1600-h/ege.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5175346330283315810" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_WFwmkmbwnEM/R9KGETYokmI/AAAAAAAAAEc/EiAH8XoqKZo/s320/ege.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Düşünen insanlar, içinde yaşadıkları toplumdaki olumsuzluklardan duydukları rahatsızlıklar nedeniyle, iki farklı türde eser üretmişlerdir: Birincisi, nasıl gerçekleşeceği bilinmese de, hiçbir olumsuzluğun olmadığı, olabilecek en mükemmel toplumu anlatan, ideal bir toplumsal düzen kurgusu; ikincisi ise, mevcut olumsuzlukları aratacak kadar kötü, olabileceklerin en kötüsü olarak düşünülen bir toplumsal düzen kurgusu. Bunların birincisine yok ülke anlamında “ütopya”, ikincisine ise, ters ütopya, karşı ütopya anlamında “distopya”, zaman zaman da korku ütopyası denir.&lt;br /&gt;Hem ütopyalar hem de distopyalar mevcut toplumsal sorunlardan kaynaklanırlar ve aslında her ikisi de insanın ideal toplum arayışının bir parçasıdırlar. Ütopyalar , gerçekleşme olasılığı olmasa bile, bize, başka bir yaşamın, daha iyi bir yaşamın olabileceğini düşündürürler ve bu anlamlarıyla var olan toplumsal yaşama yönelik sert bir eleştiridirler; yazıldıkları dönemlerde iktidarları rahatsız etmiş olmalarının nedeni budur. Distopyaların ise, gelecekte bizi bekleyen kötülüklere dikkatimizi çekmek ve bir anlamda bizleri uyarmak gibi bir işlevi vardır. Distopyalar da, içinde yaşanılan topluma karşı bir eleştiridir, önlem alınmazsa toplumun hangi felaketlere doğru sürüklenebileceğinin altının çizilmesidir. Distopyaların, daha kötü yaşam olasılıklarını göstererek bizleri korkutmak ve var olan olumsuz koşullarla barışmamızı; “oh be yine biz iyiyiz, buna da şükür” dememizi sağlamak gibi bir işlevlerinin olduğu söylenebilir. Felaket filmleri ve romanlarının, iktidarlarını “korku” ile perçimleyenler tarafından, ortama sık sık taze “korku”lar salmak için kullanılması bu tezi desteklemektedir.&lt;br /&gt;İkinci Dünya Savaşı ve onu izleyen soğuk savaş yıllarında kaleme alınan önemli distopya örneklerine baktığımızda bu eserlerde ele alınan ve insanlık için temel birer tehlike olarak gösterilen bazı özelliklerin, günümüz koşullarında çok farklı bir anlama büründüklerini, bazı distopya ögelerinin ise gündelik yaşantımızın vazgeçilmez bir parçası olduklarını görmek şaşırtıcıdır. Bu distopyalara bakınca, insan ister istemez; “korkulacak bir şey yok muymuş aslında” diye düşünmekten kendini alamıyor.&lt;br /&gt;Örnek alacağımız bu distopyaların ilki, Aldous Huxley’in 1950 de yazdığı “Cesur Yeni Dünya “ adlı romanıdır. Romanda insanlar birer üretim nesnesidirler. Onlar, kuluçka merkezlerinde üretilirler ve asıl önemlisi üretilmeden önce genleriyle oynanabildiği için cinsiyet, zeka, görünüm bakımından nasıl olacakları önceden belirlenirler. Huxley’in dünyası bugün, o kadar da uzağımızda sayılmaz. Genetik ve klonlama çalışmalarında gelinen noktayı düşünürsek, insanlığın bu noktada, birer can simidi gibi sarıldığı, “etik kurullar ve yasaklamaların” gerekçeleri anlaşılabilir. Cesur Yeni Dünya’nın, “üretilmiş” insanları sürekli “mutluluk hapları” içerler ve uykuları sırasında şartlandırılırlar. Günümüzde her gün artan miktarlarda kimyasalların yaşantımıza girdiğini kimse raddedemez öte yandan her tür şartlandırma için illa da uykuda olmanın gerekmediğini, bu işin uyanıkken, hem de daha etkili yapılabildiğini biliyoruz.&lt;br /&gt;Bir diğer ütopya, ünlü Fransız yönetmen François Truffaut tarafından filmi de çekilen Ray Bradbury’nin “Fahrenheit 451” adlı romanı. Bu distopyada anlatılan geleceğin “ilerlemiş” toplumunda, dev ekranlı duvar televizyonları ve aptal televizyon programları bizim için çok çarpıcıdır. 1951 yılında yazılan romanda, yazarın dikkatimizi çekmeye çalıştığı tehlikeler bugün aslında yaşantımızın vazgeçilmez birer parçası durumundadır. Televizyon kanalları çoğaldı önce, bu iyiydi fakat çoğaldıkça aynılaştı, sonra evlerimizdeki televizyon sayısını artırdık, mutfağa da istedik, yatak odasına da…tek televizyonlu ev kalmadı neredeyse. Şimdi ise dev ekranlı duvar televizyonları hızla çoğalıyor. Programların kalitesi ise Fahrenheit’taki düzeyin aynısı. Romanda vurgulanan kitapların itfaiye örgütü tarafından yakılarak yok edilmesi ise, bu konudaki istekliliklerini dile getirmekten çekinmeyen yöneticilere rağmen henüz gerçekleşmedi. Belki yakılmıyor ama kitabın giderek hayatımızdan çıkmakta olduğunu söylemek çok zor olmasa gerek.&lt;br /&gt;George Orwel’in “1984” adlı romanında insanlığın en büyük kabusu olarak anlatılan “büyük abi” tarafından gözetlenme konusu, bugün artık kimseyi rahatsız etmemektedir. Neredeyse bütün yaşam alanlarımıza yerleştirilen kameralarla zaten sürekli olarak gözetlenmekteyiz. Üstelik, ellerimizdeki video kameralar, fotoğraf makinalarıyla biz de sürekli gözetleme halindeyiz. Hiçbir şeyi kaçırmak istemiyoruz, her görüntüyü her anı çoğaltıp yaymak istiyoruz. Çoğalttıkça tüketiyoruz, anlam kayboluyor, dönüp bakmaz oluyoruz.&lt;br /&gt;Hayatımız özel ve saklanması gerektiğini düşündüğümüz alanları vardı ve bu alanlara girilmesi, gözetlenmesi bizi rahatsız ederdi. Şimdi ise durum çok farklı: ya biz saklanacak bir şeyimizin olmadığına karar verdik “Bakın canım, özel ne var ki? Zaten hepimiz aynı şeyleri sevip, aynı yerlerden alışveriş edip aynı şeyleri yiyip içmiyor muyuz, aynı şeyleri düşünmüyor muyuz? Buyrun bakın!” diyoruz, ya da, günümüz dünyasının bize sunduğu çok kısa bir süre için bile olsa bir yıldız gibi parlama şansını kullanmak, farkedilmek istiyoruz, “bana da bakın” diyoruz, bırakın saklanmayı , görünmek için çırpınıyoruz. “Facebook çılgınlığı” denen şey biraz kendi kendimizi soymak değil mi? “ işte ben buradayım, fotoğraflarımla, arkadaşlarımla, katıldığım guruplarımla, işte çırılçıplak karşınızdayım, kime ne yazdığım, nerede olduğum, ne yaptığım, hepsi burada…”&lt;br /&gt;Yevgeni Zamyatin’in “Biz” adlı distopyası ise az bilinir olmasına rağmen aslında söz konusu distopyaların en eskisidir. Özellikle, Orwel’ın “1984” romanının öncüsü olduğu ve totaliter rejim tehlikesine çok önceden dikkat çektiği söylenir. Romanda “ben” “biz” de erimiştir. Duvarlar saydam camdır. Her şey göz önündedir. “Ben” yoktur, “ben”i ifade eden bir şey de yoktur. İnsanlar birer numarayla ifade edilirler. Yukarıda anlatmaya çalıştığım günümüz insanının kendisini şeffaflaştırma istekliliğini düşünürsek, Zamyatin’in korkularını anlamak bizim için, günlüğünü internette “blog” sayfalarında bütün insanların önünde yazan bireyi anlamak da Zamyatin için zor olacak.Annem derdi ki: “Korkan göze çöp düşer”. Distopyalara topluca bakınca annemin söylediğinin doğru olduğunu anlıyorum. Distopyalar bizi korkutmuş ve korktuklarımız gerçek olmuş. Gözümüze çöp düşmüş.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;ymb&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3689090593345120157-6584523958157189182?l=lisefelsefe.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://lisefelsefe.blogspot.com/feeds/6584523958157189182/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3689090593345120157&amp;postID=6584523958157189182&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3689090593345120157/posts/default/6584523958157189182'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3689090593345120157/posts/default/6584523958157189182'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://lisefelsefe.blogspot.com/2008/03/distopyalar-bizi-artik-korkutmuyor.html' title='DİSTOPYALAR BİZİ ARTIK KORKUTMUYOR !'/><author><name>ymb</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06594568218338068776</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_WFwmkmbwnEM/R9KGETYokmI/AAAAAAAAAEc/EiAH8XoqKZo/s72-c/ege.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3689090593345120157.post-6099030846446879148</id><published>2008-02-18T15:01:00.003+02:00</published><updated>2008-02-18T16:07:54.159+02:00</updated><title type='text'>Baş veya Son Üstüne</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_WFwmkmbwnEM/R7mCkFAJQ1I/AAAAAAAAAEU/MoGoRNPfD88/s1600-h/DSCN6888.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5168305603714040658" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_WFwmkmbwnEM/R7mCkFAJQ1I/AAAAAAAAAEU/MoGoRNPfD88/s320/DSCN6888.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;em&gt; “Boşluğun üstüne kuzeyi yaydı.&lt;br /&gt;Ve hiçliğe dünyayı astı.”&lt;br /&gt;Tevrat, Eyyub&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“Onu yapmayı öğrenemiyorsam, yapmamayı öğrenecektim.”&lt;br /&gt;Marifetler, Ursula K. Le Guin&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kahraman var eden midir, yok eden mi? Süregelen tarih yapısı ve toplumsal düşünceler bir yana kişi kendi içine baktığında da bu sorunun cevabını vermekte elbette zorlanacaktır. Doğduğumuzdan beri aşılanan yapma ve var etme fikirlerinin olumluluğu yüzünden bilinçaltımız bizi yanıltıyor belki de. Değilse, birçok şey açıklanamazdı, dürtüsel Vandalizm gibi, mazoşizm ve satanizm gibi, öldürenleri kahraman yapan ve bizim de karşı gelemeyerek duygusal olarak desteklediğimiz filmler gibi, destanlar, cinayet romanları gibi, çok izlenen tecavüz görüntüleri gibi… Çabam bunu yapanları kötülemek değildir, onlar insandır. Eleştirmeye hakkım olsaydı bütün bunları bize kötülük başlığı altında veren ama içten içe arzulayan riyakâr süregelişi eleştirirdim. Ne yazık ki benim düşüncem de bu süregelişe hizmet ettiği için sadece gözlemlemek yerinde olur. “Her ülkenin üstünde bir iyiler levhası asılıdır. Bakın, yengiler levhasıdır bu onların.”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3689090593345120157#_ftn1" name="_ftnref1"&gt;[1]&lt;/a&gt; Yengiden kasıt, mağlup etme, üstünden gelme veya savaş kazanmadır, dikkatli bakılırsa bunun her yerde böyle olduğunu ve olacağını fark etmek pek de zor değildir. Bunun üzerine defalarca kitaplar yazılmış (bkz: Patasana, Ahmet Ümit), konu filozoflarca tartışılmış ve insanın içindeki bu yıkma/yok etme arzusunun nereden geldiği sorgulanmıştır. Bu düzenin içinde olmasam ve yine aynı zihne sahip olsam belki de önermem şu olurdu: “ İnsan yapılmışlığın en üstü olduğu için, yıkmak zorundadır.” Daha açık konuşmak gerekirse, “ Eğer tanrı olsaydı, insan tanrının tam aksinde dururdu.” Ve bunun sonucu olarak, eğer düzen bir döngüyse, bu döngünün başa veya sona(hangisinin önce olduğu bilinemeyeceği için) ulaşmasını sağlayacak şey elbette ki en yapılmışın yıkıma uğraması ve yapımla aynı hızla yıkılmasıdır. İnsan’ın yıkma duygusunu bastırması, insansal zekâ ve yapay merhametle belki de süregeleceğe engel oluşturması olası değildir. Çünkü düzen, içindeki materyalin kurbanı olursa bu evren oluşumundaki ciddi bir hatadan kaynaklanmalıdır ve evrenin yani düzenin yani adı üstünde “düzen”in hata yapması, maddesel bir kusur işlemesi insani düşünceyi yerle bir eder, neden sonuç ilişkilerini, koşulsuz yaşama isteğini dolayısıyla yok etmeye karşı olan zaafı yok eder. Bir şeyin yol açtığı şey kendisi olursa belki de bunu kısır döngü diyebiliriz. Evrenin kısır döngü olması mümkün olabilirdi ama bunu benim gibi süregelenin içinde bulunan birinin kabul etmesi mümkün olmazdı. Öyle olsaydı, bu satırlar yazılmamış olurdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düzenin kusursuz olduğunu var sayarsak, bu insanın içindeki yok etme arzusunun önüne geçilemez olduğu sonucunu doğurur. İnsanın insan formunda var kalabilmesi için diğer canlıları yemek durumunda olduğu da göz önünde bulundurulur, yaşama hakkının doğada güçle ve rekabetle elde edildiği düşünülürse düzenin de insanı yıkmaya zorunlu bıraktığı kanısına varılabilir. Güç ve rekabetin, yani doğal değerlendirmenin en üst belirleyici olduğu toplum yapısı, eşitlikçiler ve bir kesim özgürlükçüler tarafından insan aklından uzak kalmakla, ilkellikle ve merhametsizlikle eleştirilebilir. Ve hatta bu kişiler klişe bir deyişle edenin bulacağını, yarın öbür gün herkesin her koşulda bulunabileceğini, insaniyetin herkese her koşulda eşit haklar tanıması gerektiğini söyleyebilirler. Bilmezler ki, bu görüşün savunucusu aslında bunu ister, edenin bulmasını, kim ne ediyorsa onu bulmasını. İnsaniyete gelince, insaniyet iyi diye damgalanan birkaç duygunun ötesindedir belki, kim bilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve hızlı birkaç adım atarsak, boşluğa ulaşmış oluruz. Yapılanın yıkılacağını ve yıkılanın yapılacağını kabul etmek değil de, varsayarsak, en yıkılanı merak etmek kaçınılmazdır. Öyle ya, en yapılanı bulduğumuzu, en azından yaklaştığımızı, hiç olmadı oluşumunu bildiğimize göre en yıkılanı yani bizim için ulaşılması en mümkün olmayanı merak etmek insan adına gayet doğal bir davranış olacaktır. İnsan enlerine ve heplerine bir cevap bulmalıdır, sınırlar gerekli, zorunludur. İhsan Oktay Anar’ın Puslu Kıtalar Atlası’nda anlattığı üzre, boşluk teorisi var oluş üstüne ortaya atılan en demirbaş toplardan biri olup, dini sistemleri de kendine bir nevi köle etmiştir. Teist inanışlara göre tanrı dünya’yı boşluğun bir üst(veya alt) basamağı olan hiçten var etmiştir. Dolayısıyla varılacak en üst yıkım hiçlik olacaktır. Eğer kendimi konuşmaya layık bulsaydım, çekinerek bunun fazlaca ileri gitmek olduğunu söyleyebilirdim. Eğer hiçliğin varlığını hayal edebilmek şöyle dursun, bir düşünce kırıntısı olarak zihnimin herhangi bir köşesinde barındırabilseydim, benim için de ona inanmak vazgeçilmez bir güven olurdu. “Hiçlikten hiç çıkar.”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3689090593345120157#_ftn2" name="_ftnref2"&gt;[2]&lt;/a&gt; Üstüne bir şey söylemek belki de gereksizdir. Sırf insan mantığıyla hiçbir noktada çakışmıyor diye hiçliği yok saymak yersizdir belki. Ama düzenin içinde olduğuma, insan mantığına ve duyularına sahip olduğuma göre aksini savunmak çok daha yersiz, sanal ve hayali olurdu. Belki de gerçek olurdu. Baş veya son, son veya baş. Yerini kestirmek mümkün değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Cansu Hepçağlayan&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3689090593345120157#_ftnref1" name="_ftn1"&gt;[1]&lt;/a&gt; Nietzsche, Böyle Buyurdu Zerdüşt&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3689090593345120157#_ftnref2" name="_ftn2"&gt;[2]&lt;/a&gt; Nietzsche, Böyle Buyurdu Zedüşt &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3689090593345120157-6099030846446879148?l=lisefelsefe.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://lisefelsefe.blogspot.com/feeds/6099030846446879148/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3689090593345120157&amp;postID=6099030846446879148&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3689090593345120157/posts/default/6099030846446879148'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3689090593345120157/posts/default/6099030846446879148'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://lisefelsefe.blogspot.com/2008/02/ba-veya-son-stne.html' title='Baş veya Son Üstüne'/><author><name>ymb</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06594568218338068776</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_WFwmkmbwnEM/R7mCkFAJQ1I/AAAAAAAAAEU/MoGoRNPfD88/s72-c/DSCN6888.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3689090593345120157.post-7059354910165685705</id><published>2008-01-21T21:25:00.000+02:00</published><updated>2008-01-21T21:32:21.182+02:00</updated><title type='text'>AKILDAN SEZGİYE, MEVLANA’ DAN İNSANA</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_WFwmkmbwnEM/R5TyNtlAuzI/AAAAAAAAAEM/rERfd0S2V_4/s1600-h/sema.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5158013790633114418" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_WFwmkmbwnEM/R5TyNtlAuzI/AAAAAAAAAEM/rERfd0S2V_4/s320/sema.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Şu anda birçoğunuz şimdi anlatacaklarımın hayatımızın içinde yer almayan düşünce yığınlarından oluştuğunu düşünüyor olabilir. Oysa konuşmam tam da bunun tersi olduğunu ispat içindir. Örneğin şimdi hepimiz buradayız; ben konuşuyorum, sizler beni dinliyorsunuz. Kiminiz konuşmamı ilginç bulacak, daha doğrusu ilgisini çektiğini hissedecek ve daha dikkat kesilecek. Kiminiz ise içinde bir sıkıntı duyacak, daha doğrusu sıkıldığını hissedecek ve ona göre farklı şeyler düşünmeye yönelecektir. Yani her biriniz bir şeyler hissedecek ve bu hislerin doğrultusunda düşüncelerini ve takibinde eylemlerini tayin edecek. Hepimizin hislerimize itaatle hareket ettiğimizi anlatmaya çalıştığım küçük bir örnekti bu. Hepimiz dışımızda olanlara cevap veren bu hislere göre hareketlerimizi belirliyoruz. Yani varlığımız, benliğimiz -adına ne derseniz- sezgiler yoluyla sürekli bizlere talimatlar veriyor. Bir bakıma sağduyu budur sanıyorum. İçimizde bizlerin mutlak doğru olarak adlandırabileceğimiz o şeye uygun davranmamızı sağlayan bir güç vardır. Sezgilerini yani sağduyularını dinleyen insanların kendileri için en uygun kararları almaları bundandır. Cevap budur. Yani şu anda hissettiğimiz, dolayısıyla hayatımızı belirleyen eylemlerin kaynağı. Evet, aranan cevap bu olmasına budur ama soru nedir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte filozofların binlerce yıldır uğraştığı nokta budur. Aranan tek bir cevap için binlerce soru türetilmiştir. Peki ama meçhul bir sorunun peşinde koşmak yerine bize hazır verilmiş olan cevapla ilgilenmek daha akıllıca değil midir? Felsefe soru sorma sanatıyken cevabı kavrama, kabullenme sanatına ise tasavvuf olgusunda rastlıyoruz ki konuşmam bu ikinci seçenekte yoğunlaşacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Entüisyonizme(sezgicilik) ve Tasavvufa göre Varlık kendini düşüncelerde değil, hislerde gösterir. O ancak sezilebilir, bu yolla ayrımına varılabilir, çünkü kendi içinde bir devinimi vardır. Bu yolla kesintisiz bir süreç izlemek zorundadır: gelişir, zayıflar, güçlenir, yok eder ama asla durmaz; kendisini sürdürmek onun en büyük amacıdır. Az önce de belirttiğim gibi hisler, varlığımızın bu bahsettiğim kıpırtılarından başka bir şey değildir ve tesir ettikleri her anı yüksek yoğunlukla kuşatmaları sebebiyle bizim öznel maneviyatımıza has gibi algılasak da bu sezdiklerimiz esasında bütün canlıları kapsayan çok daha büyük bir maneviyatın eseridir. Kutsal kitaplarda Adem’in cennetten kovulup yeryüzüne sürgün edilmesi, insanın görünür dünyada maneviyattan kendini kopmuş hissetmesini temsil eder, yani bir nevi sürgünde olmasını. Tasavvuf bu sürgün düşüncesi üzerine kuruludur diyebiliriz. Aynı bilincinde olmadığımız sonsuzluktan kopup kısa ömrümüzü doldurmaya bu dünyaya gelmemiz gibi sonunda yine o bilinçsiz sonsuzluğa döndüğümüzde bu sürgün son bulacaktır. Tasavvuf düşüncesi bu sürgünün sızısını olabildiğince dindirme üzerine kuruludur ve bu birlik duygusuna bu dünya üzerinde de ulaşılabileceğini savunur. Peki ama bunu nasıl yapar?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nasıl yapabileceğine dair düşünceleri açıklamadan önce sürgünde olma durumu üzerine biraz daha konuşmak istiyorum.&lt;br /&gt;Sürgünde olduğumuza inanmak biraz zor olabilir. Evimiz, sokaklar, okulumuz bir sürgün yeri mi bu durumda? Bilincimizin alışkanlıklarına bağlayabiliriz bu yanılgıyı. Bu yanılgıya dikkat çekmek için bu konuda itirazı olanlara şunu sormak istiyorum. Madem ki sürgünde değiliz, öyleyse her şeyin yolunda gittiğini düşündüğümüz zamanlarda dahi içimizi bir anda sarıveren hüznümüzü neye bağlıyoruz? Bu diyeceklerim yabancı gelmeyecektir. Yani hepimiz eksik hissederiz, hep kendimizi tamamlamak isteriz. Kimimiz göz dolduran bir kariyerin bunu başaracağını düşünürken, kimimiz aradığı tamamlayıcı özellikleri bir insan tipiyle özdeşleştirir ve o kişiyi bulduğunu düşündüğü anda ona aşık olur. Aynı olguya ait olmalarına rağmen sürgün edilme deyimi bizlere ne kadar yabancıysa aşık olma eylemi de bir o kadar yakındır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tasavvufun bu hüzne getirdiği çözüm nedir peki? Madem ki insan her şeyin özü olan bu maneviyatın izlerini sezgilerinde bulur, o halde o manevi özü bulmak ve birlik, tamlık duygusuna ulaşmak için yine sezgilerini kullanmalıdır. Hüznünden, eksikliğinden kurtulmak ancak tamamlanma özlemimizi, yani aşkımızı o büyük maneviyata yöneltmekle mümkün olabilir. Tasavvuf bilginlerindeki Allah aşkı tam olarak budur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buraya kadar anlattıklarımız doğu tasavvuf düşüncesinde neredeyse bin yıldır işlenmesine rağmen Batı da bilim ve felsefede birkaç yüzyıldır bu sonuçlara ulaşmaktadır. 18. yy. eleştiri felsefesinin mimarı Kant, numen ile fenomenin (varlığın özü ile varlığın görünüşü, yani algıladığımız yönü) arasına bir çizgi çekmiştir. Dünya olduğu gibi olan her şeydir ancak asla algıladığımız gibi olan her şey değildir. Kant’a göre deneyimlerimizle ve aklımızla ancak o şeylerin görünümlerinin bilgisini elde edebiliriz. Numen’e yani varlığın özüne insan aklı ulaşabilecek yeterlilikte değildir. Kant, bu anlamda akıl ile aklı eleştirmiştir. Mutlak olana, gerçekliğe ise bizim bu konuşmamızda belirttiğimiz haliyle, sezgilerimizle ulaşabiliriz. Aklın ya da zekanın karşısına sezgiyi koyanlar, gerçekliğin doğru bilgisine sezgi ile ulaşabileceğimizi söyleyenler ise Batıda Bergson, doğuda ise Tasavvuf düşünürleri olmuştur. Tasavvufun felsefi olarak önemini ilk defa olarak vurgulayan mutasavvıf düşünür Gazali olarak karşımıza çıkar.&lt;br /&gt;Bu konuşmanın teması, yani bir varlığa bağımlılık, özgürlük tanımımıza aykırı bir düşünce belki. Ancak ne yazık ki deneysel bilimlerin sonuçları ve felsefi sistemlerin birçoğu bunu doğruluyor. Burada Spinoza’yı hatırlıyorum. Ve O’na katılıyorum. Her canlı bu iradenin kendilerine atadığı doğasının emrinde eylemlerini gerçekleştirir. Bir yamaçtan aşağı hızla akan nehir dile gelseydi muhtemelen kendi iradesiyle aktığını iddia ederdi. ancak tek yaptığı yerçekimi kanununa itaat etmektir. Ama biz bir insan olarak daha fazlasını yapabilme yetkinliğine sahibiz. Diğer canlılar gibi yalnızca dış dünyaya içimizi aksettirmenin yanında kendi içimizi de inceleyebilme, daha doğrusu olayların nedenlerini de araştırma imkânımız var. Bu bakımdan özgürlük sanılanın aksine dışa müdahaleyle değil, kendi içimize bakışla, kendi doğamızı keşifle, eylemlerimizi tanımayla, daha tasavvufi bir deyişle özümüze dönmekle mümkün olabilir. Cevap budur işte, kendimizi gerçekleştirmek, dış dünyadan medet ummayı bırakıp kendi içimizde birliğe ulaşmanın yollarını aramak. Dış dünyaya dayanan algılarımızın bize bu konuda çok da yardımcı olduğu söylenemez. Duyularımız bizi daima yanıltır; algılayabildiğimiz sadece sonsuz bir sürecin sonsuz küçüklükte bir parçasıdır. Ne var ki bu süreci kavradık ve bu sürece dahil olabildik mi ancak varlığımızı, dolayısıyla mutlak olanla birliğimizi&lt;br /&gt;hissedebiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tasavvuf düşüncesinde insan anlayışını irdelemeye çalıştığım konuşmamı Mevlana’nın felsefesinde aşk, insan ve hoşgörü kavramlarının anlamından söz ederek bitirmek istiyorum.&lt;br /&gt;Mevlana Celaleddin-i Rumi, en tanınmış eseri olan Mesnevi’sinin ilk on sekiz beytinde daha önce bahsettiğim sürgün ve hasret duygusunun metafizik ağırlığını bizlere hissettirir. O’na göre benliği yenmenin, ruhsal olgunluğa ermenin ve Tanrı katına ulaşmanın en uygun yolu ‘aşk’tır. Çünkü ilahi bir anlamla aşk İnsanın asıl varlığından yani onun gerçek Sevgilisinden ayrı düşmesinin bir sonucu olarak ayrılık acısı çektiğini bize fark ettirir. Fakat mutlak varlık olan Sevgiliye kavuşma ümidi ve onunla bir bütün olma özlemi bu ayrılık acısını mutsuzluk kaynağı olmaktan çıkararak bir teslimiyet coşkusuna dönüştürür. Tanrı’ya duyulan sevgi yaratılmışlar alanının tümüne mal edilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mevlana düşüncesinde aşk, insanın evrendeki varlık konumunun insan tarafından fark edilişidir. Bu anlamda Tanrı’daki kendini arzulayış halinin insandaki yansımasıdır. Tanrı kendi tamlığı içinde kendi kendini aktarırken insan bunun aynası durumundadır. İnsan gerçekteki yokluğu dolayısıyla Asıl varlık’ı yani Tanrı’yı kendi varlık temeli olarak isteyendir. Tanrı bilinmeyi istemekte, insan ise kendi eksikliğinin bilinciyle gerçek varlık olan Tanrı’ya yönelmektedir. Bu diyalektik, evren karşısında olduğu kadar, günlük hayatta sevgi ve dostluk ilişkisi sürdürdüğümüz diğer insanlarla da kademeli olarak aşılarak tekrar edilecektir. Böylelilikle asıl vatan’a yani Tanrı’ya ulaşılacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu nedenle Tanrı’ya duyulan aşk, insanı topluma ve dünyaya ilgisiz kılmaz ve onlardan uzaklaştırmaz. Evren Tanrı kudretinin ortaya çıktığı yer olduğundan buradaki her şey onun adına sevilir, korunur ve öğrenilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kim olursa olsun her insan ilahi özün barınağı konumundadır. Bu nedenle bütün insanları farklılıkları ve seviyeleri nedeni ile ‘öteki’ olarak görmemeli, hoşgörü ve bağışlama düşüncesi ile değerlendirmelidir.&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kaynakça: Tusiad- Felsefe , Ahmet Arslan-Felsefe&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;strong&gt;PINAR BOZKURT&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3689090593345120157-7059354910165685705?l=lisefelsefe.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://lisefelsefe.blogspot.com/feeds/7059354910165685705/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3689090593345120157&amp;postID=7059354910165685705&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3689090593345120157/posts/default/7059354910165685705'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3689090593345120157/posts/default/7059354910165685705'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://lisefelsefe.blogspot.com/2008/01/akildan-sezgiye-mevlana-dan-insana.html' title='AKILDAN SEZGİYE, MEVLANA’ DAN İNSANA'/><author><name>ymb</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06594568218338068776</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_WFwmkmbwnEM/R5TyNtlAuzI/AAAAAAAAAEM/rERfd0S2V_4/s72-c/sema.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3689090593345120157.post-3499326929247633025</id><published>2007-11-11T22:10:00.000+02:00</published><updated>2007-11-11T22:12:46.720+02:00</updated><title type='text'>Varoluş Üstüne Bir Deneme</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_WFwmkmbwnEM/Rzdh2GgpsRI/AAAAAAAAADY/kuctlWcO9Pc/s1600-h/C%C4%B0K.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5131677882500362514" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_WFwmkmbwnEM/Rzdh2GgpsRI/AAAAAAAAADY/kuctlWcO9Pc/s320/C%C4%B0K.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;em&gt;İçimde, kendime olan muhalefetin bittiği gün, mükemmel olduğum gündür. Yani öldüğüm gün&lt;/em&gt;.    Needle&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğada hiçbir şey, yoktan var, vardan yok olmaz.&lt;br /&gt;Bir zamanda, bir şey hiçlikten sıyrılmak zorundadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evrenin kendisiyle çeliştiğini gösteren iki tümce, belki de kural. Birinci tümcenin doğruluğu biyolojik olarak kanıtlanmıştır, ikincisi de zaten bir insanın felsefe namına söyleyebileceği en kesin tümcelerden biridir. Öyleyse, bu hiçbir şekilde var olmayan yok, nasıl olup da bir zamanda bir şekilde hem de hiçlikten sıyrılıyor?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu noktada önümüze ilk olarak kurtarıcı bir alternatif çıkabiliyor. Bu da aslında hiçbir şeyin yoktan var olmadığı. Yani bizim yaratılmış değil, tek bir “bir”in parçaları olduğumuz. Ne kadar mantıklı gözükse de, (en azından yaratılma, ana madde gibi saçmalıklar çıkıyor aradan) hiçlikten sıyrılmaya hala bir çözüm bulabilmiş değiliz. Bu noktada, tek bir şey geliyor elimizden, hiçliği reddetmek. Yani hiçliğin, insanın kafasında oluşturduğu bir ütopya olduğunu, gerçekte hiç var olmadığını ve olmasının da mümkün olmadığını savunmak. Sonuç olarak elimizde, hepimizin içinden çıktığı ve ebediyen varlığını sürdüren ve sürdürecek olan bir “bir” var. Ne kadar masada güzel dursa da, benim içim almıyor bu teoriyi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir ikinci olarak, hiçliği reddetmek yerine ebedi hiçliği savunabiliriz. Var olan veya olmayan hiçbir şeyden emin olamadığımıza göre onları koca bir hiçlik olarak adlandırmak yerinde olacaktır. Hiçbir şeyin var olmadığını düşünmek kimi zaman budalaca hissettirse de akla daha yatkın gözüküyor, eğer tek bir noktayı atlarsak. Descartes’ın dediği gibi “Düşünüyorum, öyleyse varım.” Var olan tek bir şeyden eminiz ve maalesef ondan şüphe duyamıyoruz. Onu da “bir” olarak adlandırılabilir belki. Ebedi hiçlik de bu noktada bozuluyor maalesef, tekrar “bir zamanda, bir şey hiçlikten sıyrılmak zorunda” ya dönüyoruz. Belki de tek bir “bir”den eminiz ama onun büyüklüğünü, zamanını ve nerden çıktığını bilmiyoruz. Bu teoriyi daha çok içim alıyor ama maalesef yanlış olduğunu biliyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son olarak tek bir şey kalıyor geriye, her şeyi reddetmek. Yani insana verilen mantıkla, yapımındaki mantığın aynı düzlem üzerinde olmadığını, hatta herhangi bir noktada kesişmediklerini düşünmek. Bu belki de, çürütülemeyecek tek tez. İçinden çıktığımız “bir”in aslında hiçbir neden-sonuç ilişkisi aramayan, enerji barındırmayan, zamansız bir kavram olduğunu ve bu mantıkta işlediğini, bizim bunu anlayabilmemizin imkânsız olduğunu var oluşu insan mantığına sığdırmaya çalışmanın manasızlığını savunmak. Şu aralar içim en çok bunu alıyor. Biliyorum, tembelim.      &lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Cansu Hepçağlayan&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3689090593345120157-3499326929247633025?l=lisefelsefe.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://lisefelsefe.blogspot.com/feeds/3499326929247633025/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3689090593345120157&amp;postID=3499326929247633025&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3689090593345120157/posts/default/3499326929247633025'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3689090593345120157/posts/default/3499326929247633025'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://lisefelsefe.blogspot.com/2007/11/varolu-stne-bir-deneme.html' title='Varoluş Üstüne Bir Deneme'/><author><name>ymb</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06594568218338068776</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_WFwmkmbwnEM/Rzdh2GgpsRI/AAAAAAAAADY/kuctlWcO9Pc/s72-c/C%C4%B0K.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3689090593345120157.post-4986525352161243490</id><published>2007-11-10T15:05:00.000+02:00</published><updated>2007-11-10T15:29:03.387+02:00</updated><title type='text'>Avrupa'nın İki Yüzü</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_WFwmkmbwnEM/RzWtUmgpsPI/AAAAAAAAADI/DZuCCgq0HPg/s1600-h/f55+copy.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5131197919905034482" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_WFwmkmbwnEM/RzWtUmgpsPI/AAAAAAAAADI/DZuCCgq0HPg/s320/f55+copy.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Avrupa’ya tarihsel bir yaklaşımla yönelmediğimizde, onu anlama ve değerlendirme konusunda şaşkınlıklara ve yanılgılara düşmek de kaçınılmazdır. Bu nedenle güncel politik akıntıların köpükleri ve sisleri arasında Avrupa gerçeğini gözden kaçırmamak tarihsel bir sorumluluktur.&lt;br /&gt;Avrupa denildiğinde, onun yalnızca belli bir yönü ya da belli bir boyutu düşünülmekte (bunlar da görünüşte Avrupa’nın güzel-iyi denilebilecek yönleridir) ama diğer yönleri ve özellikleri göz ardı edilmektedir. Elbette Avrupa, kendisini onun gözleriyle/gözlükleriyle görmemizi istemekte ve Avrupa-merkezciliğin belirlenimlerinden çıkamayanlar da bu tuzağa kolayca düşebilmektedirler.&lt;br /&gt;Birkaç kavrama dayanarak Avrupa’nın ne olup ne olmadığını anlamaya çalışmak yerinde olur. Avrupa denildiğinde, aydınlanma, demokrasi ve insan hakları, birlik ve bütünlük gibi kavramlar örgüsüyle karşılaşmakta ve Avrupa’yı bu kavramlarla özdeşleştirme yanılgısına düşmekteyiz. Avrupa gerçekten bu kavramlar ve bunların ifade ettiği değerlerden mi oluşmaktadır?&lt;br /&gt;Avrupa, yalnızca aydınlanma demek değildir. Avrupa’nın karanlık bir yüzü ve dönemleri de olmuştur. Felsefe ve bilim ışığında Hristiyanlığın karanlığını dağıtan Avrupa, laiklik ve dünyevileşme sürecinde sosyal-kültürel değişimler geçirmiş olsa da, dinin egemenliği ve etkisi yaşama ve düşünme biçiminde sürmektedir. Dikkat edilirse, Avrupa’nın sınırları Hristiyanlığın renginde çizilmek istenmektedir. Görünüşteki çok-kültürlülük söylemlerine karşın, dinsel ayrım çizgileri ve karşıtlıklar her geçen gün belirginleşmekte ve derinleştirilmektedir. Aklı başında ve aydınlanmacı bir akılla konuşanların sesi ise kısılmakta, yeterince duyulmamaktadır. Avrupa’yı aydınlanma ile bir tutmak doğru olmadığı gibi, akılla, akılsallıkla özdeşleştirmek de doğru değildir. Aklın her insanda, her toplumda ve kültürde farklı biçimlerde kendini göstermesi söz konusudur. Elbette Doğuda da Batıda da aklı inancın buyruğuna ve güdümüne verme girişimleri her zaman olmaktadır. Ancak aklı ve akılcılığı yalnızca Avrupa kültürüne ait bir unsur olarak görmemek gerekir.&lt;br /&gt;Avrupa, yalnızca demokrasi ve insan hakları da değildir. Bir yüzüyle demokrat ve insancıl görünen Avrupa’nın diğer yüzü hiç de böyle değildir. Sömürgecilik, faşizm, Yahudi soykırımı ve daha nice Batılı olmayan insan topluluklarının barbarca yok edilişi Avrupa’nın kanlı elleriyle gerçekleştirilmedi mi? Avrupa, bir kültür olarak diğer kültürler arasında bir kültür tipidir. Ama kendini bütün kültürlerin en üstünü, en yükseği olarak görmesi gerçeklerle bağdaşmaz. Avrupa’nın bir yüzü kültürdür, uygarlıktır. İnsanlık tarihinde Avrupa kültürünün başarıları, ürünleri yadsınamaz, yok sayılamaz. Bu anlamda Avrupa kültürünün başarıları-kazanımları artık bütün insanlığa ait sayılabilir. Ancak Avrupa’nın öteki yüzü barbarlıktır. Bugün uygar yüzünün saklayamayacağı barbarlıklar, yeryüzünü kan ve ateşe boğmakta, geleceğe yönelik kaygı ve acıları büyütmektedir.&lt;br /&gt;Avrupa, birlik ve bütünlük de değildir. Geçtiğimiz yüzyıllarda kendi içinde yaptığı savaş ve çatışmalardan kurtulmak ve dünya üzerindeki egemenliğini sürdürebilmek için, bir birliği ve bütünleşmeyi gerçekleştirmeye uğraşan Avrupa’nın diğer yüzü parçalanma ve dağınıklıktır. Söz konusu birliğe tüm Avrupa ülkeleri katılmadığı gibi, katılmış olanların da bu birliğe bağlılıklarının sürüp sürmeyeceği belirsizdir. Avrupa kendini inşa sürecindedir. Ancak bu kültürel-siyasi-ekonomik yapının tasarlandığı şekliyle gerçekleştirilmesi çok zor görünmektedir. Avrupa kendi ütopyasını kurmaya çalışırken, bizi kurulacak bu yapının içinde görmek istememektedir. Bunun pek çok işareti ve açıklaması ortadadır. Ancak tüm olumsuz göstergelere ve işaretlere karşı, Avrupa’yı, gideceğimiz tek rota, tek liman olarak görenler, Avrupa’ya bütünsel bakamayanlar ya da Avrupa’lı akılla düşünüp konuşanlardır.&lt;br /&gt;Avrupa derken, hangi Avrupa’dan söz ettiğimizi bilmek durumundayız. Hangi çağdaki Avrupa, hangi yüzü Avrupa’nın? Yoksa tek başına Avrupa kavramı bir kurgudur, bir tasarıdır. Tarihsel bir kültür olarak Avrupa, bugün kendi çıkmazlarına çözüm üretmeye çabalarken, bize düşen kendi kültürel olanaklarımız doğrultusunda kendi gerçekliğimizi değerlendirmek ve yeniden yapılandırmak değil midir? Elbette bu yapının oluşturulmasında Avrupa kültürünün taşlarına (unsurlarına) yer verebiliriz. Ama biz Avrupa’lı değiliz, olmamalıyız. Asyalı ya da Doğulu olmayı da önermiyorum. Önerim, kendi tarihsel-kültürel gerçekliğimizi herhangi bir başka kültürü model alarak çarpıtmamak, kendi kültür yaratıcılığımızı gerçekleştirebilmektir. Anadolu toprakları böyle bir kültür yaratıcılığında gereksinim duyduğumuz imkanlara fazlasıyla sahip değil midir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Yrd. Doç. Dr. Mustafa Günay&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Çukurova Üniversitesi&lt;br /&gt;Not: Aratos dergisinin Mayıs-Haziran 2007 sayısında yayınlanmıştır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3689090593345120157-4986525352161243490?l=lisefelsefe.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://lisefelsefe.blogspot.com/feeds/4986525352161243490/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3689090593345120157&amp;postID=4986525352161243490&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3689090593345120157/posts/default/4986525352161243490'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3689090593345120157/posts/default/4986525352161243490'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://lisefelsefe.blogspot.com/2007/11/avrupann-yeni-yz.html' title='Avrupa&apos;nın İki Yüzü'/><author><name>ymb</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06594568218338068776</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_WFwmkmbwnEM/RzWtUmgpsPI/AAAAAAAAADI/DZuCCgq0HPg/s72-c/f55+copy.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3689090593345120157.post-469036592413806049</id><published>2007-11-05T23:34:00.000+02:00</published><updated>2007-11-10T15:14:15.711+02:00</updated><title type='text'>Avrupa'da Dolaşan Yeni Bir Umacı: Yaradılış Teoremi</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_WFwmkmbwnEM/Ry-NKOByU0I/AAAAAAAAAC4/7qn97kYFVbQ/s1600-h/koza.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5129473707302081346" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_WFwmkmbwnEM/Ry-NKOByU0I/AAAAAAAAAC4/7qn97kYFVbQ/s320/koza.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;“Aldatmaya ve aldanmaya en elverişli şeyler bilmediğimiz şeylerdir. Bir defa, görülmedik şeylere insan nedense kolay inanır; sonra da, üzerlerinde konuşmaya, düşünmeye alışık olmadığımız için, bunlara kolay kolay karşı da koyamayız. Bu yüzden insan en az bildiği şeye en çok inanır. “* AKPM’nin (Avrupa Konseyi Parlementerler Meclisi) ‘Eğitimde Yaradılışçığın Tehlikeleri’ adlı kararını ve ardından gelen tartışmaları okuyunca, Montaigne’nin yukardaki sözlerini anımsadım. Doğrusu bu kararı, Montaigne’nin en yalın haliyle ifade etmeye çalıştığı ‘bilgi ve inanç’ kavramları üzerinde düşünerek anlamak kolay; fakat, bu sözlerin neredeyse 500 yıl önce söylendiği topraklarda bu kararı almaya yol açan korkuyu anlamak zordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önce kararı ‘bilgi ve inanç’ kavramlarını çözümlemeye çalışarak anlamayı deneyelim. Aslında, kararda da belirtildiği gibi ortada uzlaşmaz gibi görünen bir çelişki yoktur. Söz konusu olan, birbirinin dışında kalması gereken iki alanın, birbirine karışması, karıştırılmak istenmesi, giderek birinin öbürünü yok etme isteğidir. Bu iki alana biraz yakından bakarak birbirlerinden ayrılan yanları kolayca görebiliriz: “Doğaları gereği bilmek isteyen insanların” (Aristoteles) bu istekleri uğruna, hem kendileri hem de doğayla giriştikleri karmaşık bir savaşımın sonucudur bilgi. Bilmek isteyen insan, hayret eder, gözler, arar, sorgular ve bilir. Bilgi bu anlamda insana özgü, insanın elde ettiği ve insana ait olan bir değerdir. Bilmediklerimiz, aslında, henüz bilmediklerimizdir, hiçbir zaman bilemeyeceklerimiz değildirler. Bilim, hiçbir zaman bilemeyeceğimiz metafizik sorunlarla ilgilenmez, bu nedenle, bu soruların yanıtının başka alanlarda aranması gerekir. Örneğin Tanrının varlığı veya yokluğu bilme alanımızda olan bir şey değildir. Tanrı bir bilgi konusu değildir; ama canlıların nasıl oluştuğu konusu, bu konuda şu anki bilgilerimiz yetersiz de olsa, hiçbir şey bilmiyor da olsak, bir bilgi konusudur. Nuray Mert, varoluşla ilgili soruları kastederek “Bu alanda fikir yürütülür, hiçbir şey ispat edilemez, doğrulanıp çürütülemez” derken bu alanda yapılan ve yapılmakta olan sayısız çalışmaya haksızlık etmektedir. Çünkü nasıl var olduğumuzu henüz tam olarak açıklayamıyor olmamız hiçbir zaman açıklayamayacağımız anlamına gelmez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnanç ise, biz bilme alanından çıktıktan sonra başlar. İnandığımız şeyler, bilgimizin en az olduğu, bilmeye en az gereksinim duyduğumuz alandadır. İnancın bir sistem olarak karşımıza çıktığı dinler, bize, evren, var oluş, yaşam vb konularda açıklamalar sunar, bu açıklamalar bize hazır olarak sunulurlar, bizim elde ettiğimiz bir bilgi değildir. Din bizden, bu açıklamaları kabul ederek iman etmemizi ister. İnanan kişiye, inanması için sahip olduğu inanç yeterlidir. Tanrıya, onun gücüne, evreni yarattığına inanmak için kanıta gereksinimi yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Var oluşumuzla ilgili yaradılış teorisi var, bir de evrim teorisi var bunların ikisi de teori, bu nedenle ikisini de birlikte verelim öğrenciye” diye düşünmek çok büyük bir yanılgıdır, çünkü burada iki farklı alan söz konusudur ve bu alanların rakip olarak karşı karşıya getirilmesi bile bir çok probleme, saçma sapan tartışmalara yol açar. İnsan bir yanıyla, kendisini ve yaşamı bilmeye çalışan olgusal bir varlık, bir yanıyla da değerleri olan bir varlıktır. Bunlar, insanın birbirleriyle yarışmaması gereken iki alanıdır. Evrenin Tanrı tarafından yaratıldığı veya akıllı tasarımın ürünü olduğu dinsel bir bilgidir. Çocuğa ailesi veya okulu tarafından dinsel bilgi verilirken, yaradılışın teoreminin ilk olarak verilmesi son derece doğaldır. Dinsel bilgi inanmaya dayalı olduğundan, kabul edilebilirliği de inanma düzeyine bağlıdır. Eğer fizik, biyoloji gibi fen bilimleri derslerinde yaradılıştan söz edilirse, yapılan şey bilim olmaktan çıkar. Süte su katarsanız, sütün de tadı bozulur, suyun da. İdeal olan sütü ve suyu birbirine karıştırmadan kendi tatlarında almaktır. Montaigne’le birlikte söylersek “Bildiğim şeye inanmam, inandığım şeyi ise bilemem” Bilgi ve inanç kavramlarına bu perspektiften yaklaşıldığında, AKPM kararlarında belirtilen düşüncelerde her hangi bir terslik yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benim AKPM kararında asıl dikkatimi çeken nokta, karar metninin içeriğine damgasını vuran korku oldu. Kararda, “Amerikalılara özgü bir fenomen” olarak tanımlanan yaradılışçı düşüncenin Avrupa’ya “sızmasından” söz edilerek şöyle deniliyor: “Doğa, evrim, başlangıcımız ve evrendeki yerimize dair yerleşik bilgilere meydan okur nitelikteki düşünce modlarının büyümesine tanıklık etmekteyiz.” Bu satırlardaki korkuyu duyuyor musunuz bilmem; ama bana çok tanıdık geldi. Yıkılacağından korkulan “yerleşik bilgiler” aynı şekilde kendinden önceki yüzlerce yıllık “yerleşik bilgiler”in yerini almamışlar mıydı? Modern düşünce, bilimin son yüzyıldaki akıl almaz başarılarına rağmen bu korkuyu duyuyorsa, aslında ortada durup düşünülecek bir durum var demektir. Nuray Mert’in konudan uzaklaşmak pahasına öfkeli yazılar (Radikal 9-16/10/07) yazmasına neden olan şeyin de bu durum olduğunu düşünüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanın bilme serüveninin doruğu bilimdir. Bilimsel düşünce ise temeli A. Comte tarafından atılan pozitivizmdir. Pozitivist düşünceye göre, doğada olup biten olayları anlamak için gerekli açıklamayı yine doğada aramalıyız, çünkü başka her türlü açıklama (teolojik ve metafizik açıklamalar) ilkel ve geçersizdir, terk edilmelidir. Başka bir deyişle, olgular sadece ve sadece yine olgularla açıklanmalıdır. Bu düşünsel temelden hareket eden bilim ve bilimsel düşünce, gerçekten de çok hızlı bir gelişme göstermiş; “yerleşik bilgilere meydan okuyarak” evren, doğa ve insan yaşamı hakkındaki bilgilerimizin olağanüstü bir şekilde çoğalmasını sağlamıştır. Bilimin sonuçları, teknoloji sayesinde insan yaşamında köklü değişikliklere yol açmış ve kitlelerin gözünde büyük bir otorite haline gelmiştir. Böylece zirveye oturan bilimsel düşünce, bir süre sonra kendisi dışında bütün bilgi alanlarını yok saymak, her şeyi bilebilirim kibrine kapılmak ve adeta yeni bir din haline gelmekle suçlanmıştır. (Paul Feyerabend)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bilmek için bilmek arı düşüncesinden uzaklaşarak ,giderek, teknoloji için ve onun istekleri doğrultusunda bilmek görevini üslenen bilim, günümüz insanı için aynı zamanda bir tehdit konusu olmuştur. Bilimsel gelişmelerin geleceği söz konusu olduğunda, iyimser olmak çoğu insan için zordur. Bunun nedeni, baş döndürücü bir hızla gelişme gösteren bilimin kimi olumsuz sonuçları ve her şeye rağmen insanlığın çok basit sorunlarının hala çözülmemiş olmasıdır. Kapitalizmin daha çok tüketim, daha çok kar amacına hizmette sınır tanımayan teknolojik gelişmeler insanlığın yaşadığı ve yaşayabileceği en büyük felaketlerin de nedeni olmaya adaydır. Bu kontrolsüz gelişim sonucu ortaya çıkan insanlık tablosu kitlelerin gözünde bilimin saygınlığının kaybolmasına neden olmuştur. ‘Her türlü sorunu çözerim, her şeyi yaparım’, giderek, ‘karlı olan sorunları çözerim, satılabilecek her şeyi yaparım’a dönüşmüştür.&lt;br /&gt;Bana göre üzerinde tartışılması gereken asıl konu, bilimsel düşüncenin, bütün dünyanın adeta tozunu attırdıktan sonra, doğduğu topraklarda, yaradılış düşüncesi karşısında duyduğu bu korku ve panik olmalıdır.&lt;br /&gt;İnsanlığın bilimi felsefe ve etikle zamanında terbiye etmekte geç kalmış olmasının sonucu mu bu yoksa?&lt;br /&gt;*Monteigne / Denemeler /çev: Sabahattin Eyüboğlu / Cem Yay./ 1982&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;ymb&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3689090593345120157-469036592413806049?l=lisefelsefe.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://lisefelsefe.blogspot.com/feeds/469036592413806049/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3689090593345120157&amp;postID=469036592413806049&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3689090593345120157/posts/default/469036592413806049'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3689090593345120157/posts/default/469036592413806049'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://lisefelsefe.blogspot.com/2007/11/avrupada-dolaan-yeni-bir-umaci-yaradili.html' title='Avrupa&apos;da Dolaşan Yeni Bir Umacı: Yaradılış Teoremi'/><author><name>ymb</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06594568218338068776</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_WFwmkmbwnEM/Ry-NKOByU0I/AAAAAAAAAC4/7qn97kYFVbQ/s72-c/koza.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3689090593345120157.post-2851643795832464147</id><published>2007-10-18T22:46:00.000+03:00</published><updated>2007-10-18T22:57:48.185+03:00</updated><title type='text'>Anayasa, Zorunlu Din Dersi, Yeni Anayasa</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_WFwmkmbwnEM/Rxe5XMtimrI/AAAAAAAAACU/g0pBTWuNXX4/s1600-h/e350.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5122766909357595314" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_WFwmkmbwnEM/Rxe5XMtimrI/AAAAAAAAACU/g0pBTWuNXX4/s320/e350.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; 82 Anayasasının, belli çevrelere göre, 12 Eylül cuntası liderine bütün günahlarından arınıp, belki de cennet kapılarını aralayacak olan ‘ilk ve orta öğretim kurumlarında zorunlu din dersi uygulamasıyla’ ilgili maddesi, yol açtığı sorunlar ve AB’nin talepleri ve son olarak da yeni ve sivil bir anayasa tartışmaları nedeniyle gündemde. İlk söylemler daha çok bu dersin kaldırılacağı yolundaydı, fakat zamanla ortaya çıkan tablo, bunun hiç de kolay olmayacağını gösteriyor. Esasen zaman içinde kimi değişikliklere uğramış olmakla birlikte, anti-demokratik ruhunu 25 yıldır korumayı başaran bu anayasayı, parıltılı sözlerle sivilleştirmek üzere yola çıkanların işlerinin de zor olduğunu düşünüyorum. Bu zorluğun nedenleri üzerinde durmayı başka bir yazıya bırakıp yıllardır işin içinde olan bir eğitimci olarak din dersinin şu anki durumu ile ilgili görüşlerimi dile getirmek istiyorum.&lt;br /&gt;Öncelikle şimdiki uygulamanın nasıl olduğu konusunda bilgilerimizi tazeleyelim. 1982 Anayasasına göre ilk ve orta öğretim kurumlarında din dersi zorunludur. Bu zorunluluk ilköğretimin birinci kademesinde 4. sınıfta başlar 5. sınıfta devam eder. Bu yıllarda, ilkokuldaki sınıf öğretmeni din dersini de verir. (Milli Eğitim 4. ve 5. sınıflarda bu dersleri branş öğretmeninin verebilmesi için hazırlık yapmaktadır, bu amaçla yeni din dersi öğretmeni aldığını açıklamıştır.) İlköğretimin ikinci kademesi olan 6, 7, ve 8. sınıflarda zorunlu din dersi branş öğretmenleriyle devam etmektedir. Zorunlu temel eğitimi almış olan çocuk eğer liseye devam ederse, zorunlu din dersleri de devam eder. 9, 10, 11 ve 12. sınıfta. (liseler dört yıla çıkınca din dersi de otomatikman bir yıl daha artmış oldu). Toplam 9 yıl.&lt;br /&gt;Şimdi önce bu noktaya dikkat çekmek istiyorum. Milli eğitimde benim bildiğim kadarıyla 9 yıl boyunca aynı adla okutulan matematikten başka bir ders yoktur. Burada bir sorun vardır; anayasal bir zorunluluk olsa bile, bir dersin belli bir içeriği ve başı sonu olmalıdır. Eğer söylendiği gibi bu ders ‘bir dini’ öğretmek yerine genel olarak “Din Kültürü” vermeyi amaçlıyorsa 9 yıl bunun için çok fazladır. Yok, eğer bu dersin amacı İslam dinini öğretmek ise o zaman da zorunlu olmaması gerekir.&lt;br /&gt;Din ve dinsel düşüncenin insanlık kültürü üzerinde son derece etkili bir toplumsal olgu olduğu düşünülecek olursa, din kültürü hakkında bilgilerin verildiği bir dersin anayasada yazan bir zorunluluk olması gerekmez, Milli Eğitim bunu bir kültür dersi olarak koyar ve bütün öğrencilerin almasını sağlayabilir. Fakat bu dersin hangi yaş grubuna ne kadar süreyle verileceği belli olmalıdır. Örneğin, Milli Eğitim, felsefe dersini, 4 yıllık lise müfredatında 3. sınıfa haftada 2 saat olarak koymuştur, bu ders bütün liselerde verilen zorunlu bir kültür dersidir. Din Kültürü dersi de, felsefe dersi örneğinde olduğu gibi belli bir veya iki yıl için (bunu eğitimciler tartışabilir) verilen bir ders olabilir, olmalıdır.&lt;br /&gt;Söylenenlerin tersine şu anda uygulandığı gibi İslam dinini öğretmeyi amaçlayan bir ders ise isteyen veliler için seçmeli dersler arasında yer almalıdır. Bunun tartışılacak bir yanı olmamalıdır. Veli “din dersi almak istemiyorum” diye mi dilekçe versin yoksa “istiyorum” diye mi dilekçe versin tartışması da saçma ve gereksizdir. Zaten Milli Eğitimin şu anda uygulanan seçmeli ders yönetmeliğine göre, her yıl için o seviyeye uygun seçmeli derslerin listesi öğrenciye sunulur, öğrenci, velisinin de onayıyla bu dersler içinden kaç tanesini seçebilme şansı varsa o kadarını seçer. Bu seçmeli derslerin listesi her seviye için zaten vardır. Bunların arasına “Din Bilgisi” dersi eklenecektir, bu kadar.&lt;br /&gt;Anayasa tartışmaları sırasında Ak Parti içinde “Aman anayasadaki zorunlu din dersini ellemeyelim, o bir “Din Kültürü” dersi bütün dinler hakkında tarafsız bilgi veriyor, biz kendi dinimizi öğretecek bir seçmeli ders koyalım” şeklinde bir görüşün destek bulmaya başladığını okuyoruz. (Radikal, 23.09.2007) Ak Parti çevrelerinin, 82 Anayasasının bu “cennetlik” maddesini bozmaya pek ellerinin varmadığı anlaşılıyor. Ortaya atılıp yavaş yavaş dillendirilen bu öneri, var olan durumu demokratikleştirmek bir yana, din dersinin fiilen iki katına çıkması gibi bir sonuç doğuracak gibi görünmektedir. Yıllardır, belli bir dinin dersi olmadığı, bütün dinleri öğrettiği hatta aslında bir dinler tarihi olduğu söylenerek, 9 yıl boyunca okutulan zorunlu “Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi” dersi, yanına kardeş bir seçmeli din dersi gelince, birden bire aslına mı dönecek doğrusu bilemiyorum.&lt;br /&gt;23 Eylül 2007 tarihli Radikal’deki köşesinden İsmet Berkan da bu tartışmalara katılıyor. Parlamentodaki sandalye dağılımını söz konusu ederek, bu ortamda var olan uygulamanın korunmasını bile bir başarı olarak gören Berkan’ın İmam Hatip sorununu çözmek için de önerileri var. “Eğer modern devlet, vatandaşlarının taleplerine duyarlık gösteren devletse, Türkiye'de varlığını inkâr edemeyeceğimiz bir talep var: Öğrencilerin dinlerini ve dinlerinin uygulamasını okullarda öğrenmesi talebi.” diyor Berkan. Bu noktada hemen şunu söylemek isterim; evet böyle bir talep vardır fakat belirsiz bir taleptir bu. Yani vatandaş, din ve din uygulamalarının ne kadarının okullarda öğretilmesini talep etmektedir? Din ne kadar sürede öğrenilir? Vatandaşın istediği eğitimin derinliği ne kadardır? Modern devletimiz vatandaşını bu konuda nasıl tatmin edecektir? Siz din eğitimini bir yıllık bir eğitimle de verebilirsiniz, 10 yıllık yoğun bir programla da. Öncelikle bu tanımlamaların yapılması durumunda, yazının devamında sorulan “çocukların din eğitimini nasıl alacağı sorusuna” cevap vermek kolaylaşacaktır.&lt;br /&gt;İsmet Berkan, ayrıca normal okullardaki eğitim öğretimi aksatmadan, okul sonrasında, velilerin talepleri doğrultusunda din eğitimi verilmesi halinde, imam hatip liseleriyle ilgili sorununun da çözüleceğini düşünüyor. Bunu açalım biraz, diyelim öğrenci normal derslerini tamamlayacak, okul kapandıktan sonra veya akşamleyin, ne zaman bina boşalırsa, bu sefer din eğitimi için yeniden okula dönecek. Bu düşünce, bana pedagojik olarak pek sağlıklı görünmedi, öte yandan, çocuklarını imam hatip lisesine gönderen velilerin normal okullarla ilgili olumsuz düşüncelerini (okulların karma olması vb) değiştirmelerine neden olacak bir içeriği de yoktur.&lt;br /&gt;Anayasa tartışmaları gerçekten de bazı sorunların çözümü için önemli fırsatlar sağlayabilir, üstelik en zor problemler bazen çözümü en basit olanlar olabiliyor.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;ymb &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3689090593345120157-2851643795832464147?l=lisefelsefe.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://lisefelsefe.blogspot.com/feeds/2851643795832464147/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3689090593345120157&amp;postID=2851643795832464147&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3689090593345120157/posts/default/2851643795832464147'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3689090593345120157/posts/default/2851643795832464147'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://lisefelsefe.blogspot.com/2007/10/anayasa-zorunlu-din-dersi-yeni-anayasa.html' title='Anayasa, Zorunlu Din Dersi, Yeni Anayasa'/><author><name>ymb</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06594568218338068776</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_WFwmkmbwnEM/Rxe5XMtimrI/AAAAAAAAACU/g0pBTWuNXX4/s72-c/e350.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3689090593345120157.post-8209001239300627822</id><published>2007-09-24T01:29:00.001+03:00</published><updated>2007-09-24T01:34:01.819+03:00</updated><title type='text'>Yine Okullar Açılıyor</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_WFwmkmbwnEM/RvbpKN4ZV_I/AAAAAAAAAB8/lzJSkFlLjLY/s1600-h/y69.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5113530788659943410" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_WFwmkmbwnEM/RvbpKN4ZV_I/AAAAAAAAAB8/lzJSkFlLjLY/s320/y69.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; Claude Levi-Strauss, “Hüzünlü Dönenceler” adlı yapıtında, kendisini felsefe öğretmenliğini bırakıp, etnograf olmaya yönelten nedenleri sıralarken şöyle der: “Bununla birlikte, beni felsefeden uzaklaştıran ve bir kurtarıcı olarak etnografyaya sarılmama yol açan bu erken tepkinin daha kişisel başka nedenlerinin varlığını da düşünebiliyorum. Mont de Marsan Lisesinde bir yandan öğretmenlik yaparken bir yandan da ders planımı geliştirdiğim mutlu bir yıl geçirip sonra Leon’a tayin olunca, daha ders yılının başında, hayatımın geri kalan kısmında hep aynı şeyleri tekrarlayacağımın farkına vardım. Oysa benim düşünce yapımın herhalde sakatlık sayılabilecek bir özelliği vardır; aynı konu üzerinde iki defa dikkatimi yoğunlaştıramam.”* Bu sözler, Levi-Strauss’un kişisel nedenlerini bir yana bırakırsak, benim, okulların açılmakta olduğu bu günlerde, bütün öğretmenlerin yaşadığı sorunlardan biri üzerinde düşünmeme neden oldu: Tekdüzelik.&lt;br /&gt;Sorunun ilk bakışta görünen yanlarını şöyle ifade etmek mümkün: Eğer siz bir dersin öğretmeniyseniz, diyelim ki branşınız lise fizik dersi öğretmenliği olsun, Milli Eğitim fizik konularını sizden önce seviyelere göre belirlemiştir ve sizden bu konuları sırasıyla öğrencilere öğretmeniz beklenir. Yıldan yıla da sizin anlatmanız gereken fizik konuları değişmeyeceğine göre, Levi-Strauss gibi söylersek, hayatınızın geri kalanını geçireceğiniz bir tekrarın içine girdiniz demektir. Işığın optik aynalar üzerinde kırılma yasaları veya yerçekimi yasaları değişmediği sürece, bu tekrarlardan kurtulmak için pek yapacak bir şey yok görünüyor ve bu durum da yeterince sıkıcı.&lt;br /&gt;Milli Eğitim, okullar açılmadan önce, her yıl öğretmenin vereceği dersiyle ilgili olarak, bir yıllık plan yapmasını zorunlu tutar. Bu planın amacı o yıl okutulacak konuları yıl boyunca okutulacak ders saatlerine göre planlamak, hangi derste ne gibi araç gerecin kullanılacağın dersin nasıl verileceğini kararlaştırmaktır. Yani öğretmen, daha okul açılmadan örneğin mart ayının ikinci haftasında hangi konuyu nasıl işleyeceğini planlamış olmalıdır. Fakat dersler ve konular her yıl kaçınılmaz olarak aynı şekilde tekrar ettiğinden, öğretmenler bir önceki yılın planlarının tarihlerini değiştirerek, tatiller ve sömestr zamanı, özel gün ve haftalarda küçük oynamalar yaparak yıllık planlarını tamamlarlar. (Önceki yılın planı da bir önceki yılın planının revize edilmişidir, bu böyle geriye doğru, ne kadar olduğu bilinmeden, kahraman bir öğretmene kadar gider) Yıllık plana bir formalite olarak bakıyor ve bu durumu önemsemiyor olabilirsiniz fakat her yıl tekrarlanan bu “formalite” de sıkıcı sonuçta.&lt;br /&gt;Memur sendikalarının yasallaşma süreci tamamlanınca, öğretmenlerin sıkıcı yaşam döngüsüne nur topu gibi yeni bir halka daha eklendi. Her yaz memur sendikaları ile hükümet arasında toplu görüşmeler yapılır (genellikle KESK katılmaz). Yaz boyunca teklifler verilir, teklifler alınır. Televizyonlarda sürekli olarak sendika başkanları (onlar da hep aynı kişiler), ve hükümet temsilcileri boy gösterirler, ortalıkta rakamlar uçuşur. Sonuçta uzlaşma sağlanamaz ve uzlaştırma kuruluna gidilir (insanın, bu uzlaştırılma kuruluna en baştan gidilse ya, diyesi geliyor). Tam da burada komik ötesi bir durum gerçekleşir. Örneğin hükümetin son teklifi %3, sendikanın da %4 olsun. Bu noktada kalındı ve uzlaştırma kuruluna gidildi diyelim, normal olarak %3, %4 veya arada bir şey beklersiniz, ama kuruldan çıkan karar şaka gibidir: %2. Her yaz bu tekrarlanır oldu. Çok sıkıcı.&lt;br /&gt;Kendimi bildim bileli, bütün hükümetler tarafından en çok önemsendiği söylenen, üzerinde en çok konuşulan, en çok vaatte bulunulan ve her tür ileriye dönük adım için çözülmesi zorunlu bir ön koşul olarak kabul edilen, fakat sorunlarının çözülmesi giderek zorlaşan ve sanıyorum çok da ihmal edilen bir alandır eğitim alanı. Öğretmenlik yapanlar çok iyi bilirler, hele bir okul açılmaya görsün pazartesi, cuma derken karne günü gelip çatar. Bu baş döndürücü hızla yıllar geçtikçe öğretmen kendini sonsuz bir tekrarın içinde bulur. Sistemin çarkları çok eski ve büyüktür üstelik öğretmenden kimsenin büyük beklentileri yoktur. İşte bulunduğumuz düzlem budur.&lt;br /&gt;Levi-Strauss’un söylediklerinin karşısında şunu demek mümkün mü acaba: “Neden her yıl aynı şeyleri yapmak zorunda olalım ki, aynı kalan ne var? Ders konuları mı? Aynı kalıp kalmadıkları tartışılabilir. Aynı olsa bile, çocuklar aynı mı? Bizim dersimizi verdiğimiz dünya aynı dünya mı? 11 Eylül öncesi bir felsefe, tarih dersi, 11 Eylül sonrasında nasıl aynı kalabilir ki? Ya biz? Biz aynı mıyız?&lt;br /&gt;Bak işte bu yıl yeni bir yıl. Bu yıl uygulayacağım program hakkında uzun uzun kafa yordum, birçok yeni bölüm ekledim, ayrıca yeni teknikler öğrendim onları uygulayacağım ve doğrusu nasıl sonuçlar alacağım konusunda çok heyecanlıyım.” Bu yaklaşım çok idealist görünebilir, fakat bu sıkıcı tekdüzeliği bir şekilde kırmak zorundayız diye düşünüyorum.&lt;br /&gt;Evet, yıllar biz ne yaparsak yapalım geçer ama nasıl geçtiği biraz bizim elimizde değil midir? İlk bakışta dersler her yıl aynı gibi görünmektedir fakat biraz düşünelim, aslında doğa bilimlerinde belki biraz yavaş hissediliyor olabilir ama bütün bilimler sürekli bir devinim içindedirler. Sosyal bilimler alanında ise sürekli bir yenilenme söz konusudur. Tarih, coğrafya, sosyoloji, felsefe derslerini her yıl tepeden tırnağa gözden geçirmek zorunludur. Dünyada olup biten güncel gelişmeleri dikkate almadan bu derslerin verilmesi düşünülemez. Öte yandan, bana öyle geliyor ki ders konularından çok bu konuların nasıl verildiği önemlidir. Özellikle bilgisayar teknolojisinin kullanımı konusunda hepimizin kendisini geliştirmesi gerekir. Çalıştığı okulunda bilgisayar sınıfı olan, öğretmenler odasında bilgisayar bulunan ve internet bağlantısı olan bir okulda çalışan bir öğretmenin “ben bilgisayardan anlamam” deme lüksü yoktur, olanakların görece çok daha iyi olduğu şehirlerde çalışan öğretmenlerin bu tür bir lüksü hiç yoktur; çünkü bir öğretmenin kullanabileceği düzeyde bilgisayar öğrenmesi çok zor değildir. Üstelik Milli Eğitim yaygın bir şekilde bilgisayar kursları vermekte, eğitim CD’leri dağıtmaktadır. Maalesef bazı yeniliklere karşı, bu yenilikleri coşkuyla karşılaması gereken öğretmenler, direnç göstermektedirler. Olanakların çoğu zaman sınırlı olması durumu, bazen yeniliklere direnme konusunda çelik bir zırh görevi görmekte ve bu zırhın arkasına sık sık saklanılmaktadır.&lt;br /&gt;Sonuç olarak bana göre, yaşadığımız tekdüzelik biraz da bizlerin her yıl aynı kalıp kalmadığına bağlıdır. Bir yılda kendimize ne kattık? Yeni neler düşündük? Neler öğrendik? Neye ilgi duymaya başladık? Bu ilgimiz için ne yaptık? Bu sorulara verebileceğimiz yanıtımız varsa, bizim için sorun yok demektir, ama eğer mesleğimiz sıkıcı bir gün sayma eylemine dönüşmüşse, sadece öğretmenliğimiz değil, bizim için, yaşamın kendisi tümüyle sıkıcılaşmıştır. Tatil günlerinin hesabını yaparak, yorgun başlanılan bir yıldan nasıl bir coşku beklenebilir ki? Bu coşku aslında o çok beklediğimiz, tatillerimizde de yoktur aslında.&lt;br /&gt;Okullar açılıyor. Eğer kendimiz için bir şeyler yapmış olarak başlıyorsak bu yıla, bunu ilk fark eden öğrencilerimiz olacaktır. Eğer her şey eskisi gibiyse, dükkanı kapattığımız gibi açıyorsak, ilk günden çalışma takvimini önümüze koyarak tatil günlerini kırmızı kalemle işaretleyebiliriz.&lt;br /&gt;Yine okullar açılıyor. Yeni olması dileğiyle…&lt;br /&gt;*Hüzünlü Dönenceler, Claude Levi-Strauss, Çev. Ömer Bozkurt, Yapı Kredi Yayınları, Eylül 1994, İstanbul&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;ymb&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3689090593345120157-8209001239300627822?l=lisefelsefe.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://lisefelsefe.blogspot.com/feeds/8209001239300627822/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3689090593345120157&amp;postID=8209001239300627822&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3689090593345120157/posts/default/8209001239300627822'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3689090593345120157/posts/default/8209001239300627822'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://lisefelsefe.blogspot.com/2007/09/yine-okullar-alyor.html' title='Yine Okullar Açılıyor'/><author><name>ymb</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06594568218338068776</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_WFwmkmbwnEM/RvbpKN4ZV_I/AAAAAAAAAB8/lzJSkFlLjLY/s72-c/y69.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3689090593345120157.post-7041615612584735778</id><published>2007-08-31T11:45:00.000+03:00</published><updated>2007-08-31T12:03:43.850+03:00</updated><title type='text'>Geçmiş Zaman Hakkında</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_WFwmkmbwnEM/RtfWMTPzMXI/AAAAAAAAAB0/Q-IyR8J6No8/s1600-h/DSC02440.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5104784209461064050" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_WFwmkmbwnEM/RtfWMTPzMXI/AAAAAAAAAB0/Q-IyR8J6No8/s320/DSC02440.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Google arama motoruna feLsefe yazdım sadece..ne biLeyim bu kadar uzakLara götüreceğini beni ben her şeyi arkamda bu kadar blrakmlşken... di'Li geçmiş zaman hepsi, keşke öyLe oLmasaydl ama... keşke bi nebze de oLsa yanlbaşlmda oLabiLseydi her şey... feLsefe, sezin, izmir... büyüdük sanlrlm hocam, büyümüşLüğün ukaLaLlğlna kaplLlp, o benciLLikLe bezendik beLki... hayat bağLadl, biz çözdük, biz çözdükçe o sardl, biz sardlkça o çözdü, ne yapacağlmlzl biLemedik en sonunda  ve blrakıverdik, en koLaylnl seçtik, pes ettik... içimde aclnlLasl bi çocuk var artlk, aclLarlna aLlşmlş... ne kaLem tutar artlk eLim, ne kitap okur oLdum... geLişigüzeL çaLlşlyorum, para kazanma derdiyLe, sorana iiyim diyorum... sorana yaLn söyLüyorum... bi başlma bu antaLyaya slğamlyorum... boL boL günah çlkartlyorum, afaroz ediLmişken her şeyden, kendimi çlkaraLl cok oLmuşken en güzeL hayaLLerimden... ne büyük kaylptlr ki, hayata ii yönünden hiç bakamaylp, sadece gündeLik yaşlyorum... sürekLi çatlşlyorum kendimLe, oLmayan, bana slğamayan çewremLe, aiLemLe, işmLe... bazen sarlLlyorum bir tek öLüme, günde 8-9 saat öLüyorum, nefes biLe aLmlyorum sanlrlm... eminim siz tanlştlrlrken bizi feLsefeyLe hiç böyLe düşümemiştiniz, bunLar deiLdi bizim geLeceğimiz... annem de böyLe oLsun istememişti... hepinize bi özür borçLuyum sanlrlm... size, anneme, 3 yaşlnda ama beni tanlmayan kardeşime... yuvarLanmaya devam yine çimLerin üstünde, sadece hayaLimde, en sewdikLerimLe...&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;LeyLa Kara&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3689090593345120157-7041615612584735778?l=lisefelsefe.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://lisefelsefe.blogspot.com/feeds/7041615612584735778/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3689090593345120157&amp;postID=7041615612584735778&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3689090593345120157/posts/default/7041615612584735778'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3689090593345120157/posts/default/7041615612584735778'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://lisefelsefe.blogspot.com/2007/08/gemi-zaman-hakknda.html' title='Geçmiş Zaman Hakkında'/><author><name>ymb</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06594568218338068776</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_WFwmkmbwnEM/RtfWMTPzMXI/AAAAAAAAAB0/Q-IyR8J6No8/s72-c/DSC02440.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3689090593345120157.post-8700539423028684167</id><published>2007-08-29T12:50:00.000+03:00</published><updated>2007-08-29T13:04:07.322+03:00</updated><title type='text'>Özgürlüğün Sorgulanışı</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_WFwmkmbwnEM/RtVCGTPzMWI/AAAAAAAAABs/r9Nx9NEozmE/s1600-h/DSC00722.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5104058428707516770" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_WFwmkmbwnEM/RtVCGTPzMWI/AAAAAAAAABs/r9Nx9NEozmE/s320/DSC00722.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;İnsanın(benim, senin vs...) aklını oldukça zorlayan soru(n)lardan biridir özgürlük. Ne zaman ve nasıl anlaşılacağını ise ona vereceğimiz anlam belirleyecektir. Özgürlüğü belirlediğimiz zaman kendimizin özgür olup olmadığını da anlamış oluruz. Sartre'ın dediği gibi " başkaları cehennem"se eğer, kendimizi gerçekleştirmek için o başkalarını da bilmeli ve kendimizi öyle oluşturmalıyız. Kendimizi oluşturmak için başkalarını veya toplum yaşamını iyice irdelemiş olmamız gerekir. Çünkü "ben" varsa "sen"den dolayı oluşmuş bir ben var demektir. Ama bu noktada özgür olabilmek veya sayılabilmek için senle beni aynı olarak düşünmenin gereksiz olduğuna inanıyorum. Sen “seni yaratırsın ben “ben”i. Ve ben kendimi aştığım zaman değil tam olarak kendim olduğum zaman özgür olurum. Kendi yaptıklarımın ve hatta düşündüklerimin sorumluluklarıyla özgür oluyorum ya da olamıyorum. Kendimi aştığım noktanın farkında olmak da kendimi bulmanın bir ölçüsü sayılabilir.&lt;br /&gt;Benim aklımı kurcalayan bir başka sorun ise; Tanrı bilgisine ulaşmakla özgürlüğün nasıl bir alakası olduğuydu; ancak artık bu sorun için kafamda bazı cevaplar bulmuş durumdayım. Çünkü Tanrı fikri benim kafamda oluşturmuş olduğum düşüncelerimden en özgür olanıdır. Eğer bu Tanrı fikri tamamen benim kimseden etkilenmeden oluşturduğum bir düşünceyse ve bu düşünceyi kimseye anlatmak zorunluluğum yoksa ve hatta anlatacak kelimelerim dahi yoksa bu Tanrı fikri benim özgürlüğümle birdir(aynıdır.).&lt;br /&gt;Dil, özgürlüğü engeller mi engellemez mi? Dilin özgürlükle alakası olmadığını düşünüyorum, çünkü dil bir araç, belki yönlendirici ama iyi bir araç. Herşeyi anlatmak için yeterli olmadığı kesin ama özgürlüğümü düşünürken bile bu kavramı kullanmam kendimi açmam(anlatabilmem) için kaçınılmaz bir araç. Kavramların belirlenmişliği benim kendimi belirlememi etkilemiyor ya da engellemiyor çünkü benim belirlenimim dıştan etkilenen ama içte oluşan bir özgürlüktür. Bu yüzden roller, statüler veya belirlenmişliklerin hepsi varolmalı ki ben “ben”i yaratabileyim. Ben “ben”i yaratmak için bunların hepsine ihtiyaç duyarım ama onlarsızlığımla var olurum ya da tam tersi onlarla var olurum. Çünkü bu varoluşuma göre değişebilecek bir durumdur. Kendimi bunlarla da yaratabilirim bunların karşısında da. Çocuğuma su vererek özgür olabileceğim gibi kendimi gerçekleştirip ona su vermemekle de olabilirim. Bunu belirleyen toplumun belirleyicileri değil benim kendim için belirlediklerim olmalıdır. Özgürlüğün nerede başlayıp nerede bittiğini bulmak o kadar zor ki, işte insana iç sıkıntısını veren de budur. Kendini belirlemenin büyük yükü insan denen kendini yaratabilme gücüne sahip olduğunu düşünebilen tek yaratığa çok ağır gelmektedir. Eğer insan kendini gerçekleştirme gücüne sahip bir varlıksa bu iç sıkıntısının anlamı nedir o zaman? Çünkü tam olarak özgür olamamak ve insanı toplumsal kılan bir yaratım problemiyle karşı karşıyadır insan. Bu da tam insanın özgürlük sorununun hem çözümüdür hem de çıkış noktasıdır.&lt;br /&gt;İnsan tüm toplumsal kıyafetlerinden soyunduğu zaman, kendini düşündüğünde gerçek bir iç aydınlığını yakalar(eğer kendi çıplaklığını görebilirse, ya da buna dayanabilirse). Bunu yakalamak, insana müthiş bir içgüven verir çünkü bu sayede kendi içini net olarak görebilmekte ve herşeyiyle kabul etmektir. Bu, aynı zamanda toplumu tanımak ve onlarla birlikte kendin olabilmektir.&lt;br /&gt;İnsan bir kaostur. Kendi benliğini tam olarak çözmekten aciz olduğu halde tüm doğayı ve insanlığı egemenliği altına almaya çalışmaktadır. Buna sanırım bir “yansıtma” denebilir. İnsan kendini gerçekleştirmek yerine kendine başka uğraşlar bulmakta ve kurulu oyun içinde rahatça hareket etmektedir. Kurulu benlik olarak da bakabileceğimiz bu yaşam biçimi insanı kendini oluşturma eziyetinden uzaklaştıracak ve rahatmış gibi yaşamasını sağlayacaktır. Kaosu aşmak ve kendini öz olarak ortaya koymak maddesel hiç birşey sağlamazken ruhen insanı tam olarak bir huzura, aydınlanmaya götürebilir ve işte tam da bu noktadadır ki insan artık birşey istememe seviyesine erişecektir, çünkü hayata dair en önemli isteği kendini gerçekleştirebilmekti. Ancak bunun tam tersi de yaşanabilir kendini gerçekleştirme bir acı olabilir ve toplumsallığı ile uyuşmayacak bir “ben” oluşturan kimse bunun ağırlığı altında ezilebilir yani kendi benini taşıyamayabilir.&lt;br /&gt;Kişinin kendi özgürlüğünün keşfi yalnızlığıdır. Çünkü sen hiçbir zaman ben olamazsın. Sen kendi “ben”insin ben de kendi “ben”im. Ve hiçbir zaman birbirimizi tam olarak anlayamayacağız çünkü toplumsallık sadece bir oyundur birbirimizi anlayamadığımızı örtbas etmek için oluşturulmuştur. Kendi “ben”imizi keşfetmemizin bize yapacağı hasarı engellemesi için oluşturulmuş bir sistem.&lt;br /&gt;Kendi özgürlüğünün peşindeki insanlar için diğer insanlar sadece bir araçtırlar, kendini gerçekleştirdikten sonra belki onları bir amaç olarak görebilecektir insan.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;Simays&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3689090593345120157-8700539423028684167?l=lisefelsefe.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://lisefelsefe.blogspot.com/feeds/8700539423028684167/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3689090593345120157&amp;postID=8700539423028684167&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3689090593345120157/posts/default/8700539423028684167'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3689090593345120157/posts/default/8700539423028684167'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://lisefelsefe.blogspot.com/2007/08/zgrln-sorgulan.html' title='Özgürlüğün Sorgulanışı'/><author><name>ymb</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06594568218338068776</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_WFwmkmbwnEM/RtVCGTPzMWI/AAAAAAAAABs/r9Nx9NEozmE/s72-c/DSC00722.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3689090593345120157.post-6368953037181126399</id><published>2007-07-31T19:07:00.000+03:00</published><updated>2007-11-12T11:46:13.980+02:00</updated><title type='text'>Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_WFwmkmbwnEM/RzggymgpsWI/AAAAAAAAAEE/xnn2Tw9OsjY/s1600-h/DSC09056.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5131887829091725666" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_WFwmkmbwnEM/RzggymgpsWI/AAAAAAAAAEE/xnn2Tw9OsjY/s320/DSC09056.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Siz zavallı ve acınacak insanlar, siz sağduyudan yoksun halklar, siz mutsuzluklarında direngen, eriçlerinde kör gözlü uluslar, kazançlarınıza el konulmasına, ata yadigarı evlerinizin soyulmasına göz göre göre boyun eğersiniz! Sanki bunların hiçbiri sizin değilmiş gibi yaşarsınız. Mallarınızın, ailelerinizin, yaşamınızın sadece yarısının size bırakılmasını büyük bir bahtiyarlık sayarsınız. Ama bu zararın hepsinin, bu felaketlerin, nihayet bu yıkımın nedeni sayısız düşmanlarınız değildir, fakat hiç kuşkusuz tek bir düşmandır, kendi ellerinizle yarattığınız, uğruna göz kırpmadan savaşa gittiğiniz, onuru adına kendi yaşamınızı her an tehlikeye attığınız düşman. Aslında, bu efendinin iki gözü, iki eli, bir gövdesi var, ve aranızdaki en önemsz kişiden fazlası da yok. Sizden üstün yanına gelince: sizi mehvetmesi için ona kendi ellerinizle teslim ettiğiniz olanaklar! Aranızdan biri olmasaydı, sizi gözetleyen hafiyeleri nereden bulabilirdi? Sizinkileri ödünç almamış olsa, size vurmak için bunca eli nasıl olurdu? Kentlerinizi çiğnediği ayaklar da sizin ayaklarınız değil mi? Üzerinizdeki nüfuzu sizden kaynaklanmıyor mu? Sizi soyan hırsıza yataklık etmeseydi, sizi öldüren katile suç ortağı olmasaydı, size ihanet etmeseydi, size böyle sıkıntı vermeye nasıl cesaret edebilirdi? Tarlalarınızı o soysun diye ekiyorsunuz; evlerinizi o çalsın diye döşüyorsunuz; kızlarınızı onun şehvet arzularını yerine getirsin diye yetiştiriyorunuz; oğullarınızı ona asker olsunlar diye, onları ölüme sürsün diye, açgözlülüğüne hizmet etsinler diye, onun intikamlarının cellatları olsunlar diye besliyorsunuz... o daha güçlensin diye, o daha katı olsun diye, ve tasmanızı daha kısa tutsun diye güçsüzleşiyorsunuz.&lt;br /&gt;Hizmet etmemeye karar verin, özgürleşeceksiniz.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;EİTENNE DE LA BOETİE(1530-1363)&lt;/strong&gt; &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3689090593345120157-6368953037181126399?l=lisefelsefe.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://lisefelsefe.blogspot.com/feeds/6368953037181126399/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3689090593345120157&amp;postID=6368953037181126399&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3689090593345120157/posts/default/6368953037181126399'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3689090593345120157/posts/default/6368953037181126399'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://lisefelsefe.blogspot.com/2007/07/gnll-kulluk-zerine-sylev.html' title='Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev'/><author><name>ymb</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06594568218338068776</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_WFwmkmbwnEM/RzggymgpsWI/AAAAAAAAAEE/xnn2Tw9OsjY/s72-c/DSC09056.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3689090593345120157.post-3910168207007416847</id><published>2007-07-21T13:03:00.000+03:00</published><updated>2007-07-21T13:07:24.926+03:00</updated><title type='text'>İçen Adam</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_WFwmkmbwnEM/RqHamI9HWSI/AAAAAAAAABc/MwDpumaPf0Q/s1600-h/DSC03949.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5089589402679073058" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_WFwmkmbwnEM/RqHamI9HWSI/AAAAAAAAABc/MwDpumaPf0Q/s320/DSC03949.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;strong&gt;İçen Adam&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Sana, Gemici, kızaktaki teknenin çıplak kaburgaları&lt;br /&gt;dibine çöreklenip, yonga kokusu, tuz kokusu,&lt;br /&gt;denize bakarak içmek yaraşırdı kalamarla, balıkla,&lt;br /&gt;Oysa şimdi önünde birkaç zeytin tanesi, bir kara somun,&lt;br /&gt;rakının çıldırtan bulutu avucunda,&lt;br /&gt;komşunun kerpiç duvarına karşı düşün baba düşün.&lt;br /&gt;Domatesti, biberdi bütün bu çalı çırpıyı yolmalı,&lt;br /&gt;gaz döküp yakmalı bu damı. Bak, bir martı çok yüksekte&lt;br /&gt;kanat çırparak gidiyor, bak, gidiyor&lt;br /&gt;özlemi sinek gibi yakanı bırakmayan denizlere.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Oktay Rifat&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Elifli/Ada Yay.&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3689090593345120157-3910168207007416847?l=lisefelsefe.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://lisefelsefe.blogspot.com/feeds/3910168207007416847/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3689090593345120157&amp;postID=3910168207007416847&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3689090593345120157/posts/default/3910168207007416847'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3689090593345120157/posts/default/3910168207007416847'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://lisefelsefe.blogspot.com/2007/07/ien-adam.html' title='İçen Adam'/><author><name>ymb</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06594568218338068776</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_WFwmkmbwnEM/RqHamI9HWSI/AAAAAAAAABc/MwDpumaPf0Q/s72-c/DSC03949.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3689090593345120157.post-3245271919186940995</id><published>2007-07-20T14:01:00.000+03:00</published><updated>2007-07-20T14:08:08.911+03:00</updated><title type='text'>Acı Çekmek Yanlış Anlamadır</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_WFwmkmbwnEM/RqCW1YQrCjI/AAAAAAAAABU/EGfDR7CKtnA/s1600-h/sssss.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5089233422718274098" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_WFwmkmbwnEM/RqCW1YQrCjI/AAAAAAAAABU/EGfDR7CKtnA/s320/sssss.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Hayal kurabilmek gerekiyor felsefe yapabilmek için. Her zaman bir arayış içinde olmak Genelin gerçeklerden kaçma olarak nitelediği hayal kurma, felsefenin gerçeğe ulaşmak için yaptığı eylemdir. İnsanın kendini arayışı ve geleceğini de merak edişidir.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Soru sorabilmek, Olabilen, olasılığı olan ve olmayan da her oluşuma yine de cesaretle oluşabilir diyebilmektir felsefe. Her şey olabilir iste her an her şey. (bilim kurgu ile de kesişir)&lt;br /&gt;Felsefenin kaçındığı ile kurgunun en önemli düşmanı dogmalardır.&lt;br /&gt;Bilinçtir felsefe, bilinçlenme ve farkındalık sürecidir. Akıp giden şeylerin farkında olmaktır. İnsana “Uyan!” demektir.&lt;br /&gt;İnsanı kendi kendini yapan, kurgulayan varlık olarak, tüm yapıp etmelerinden sorumlu tutan ve “insan özgürlüğe mahkûmdur.” Diyen Sartre, hepimizi işimize gelen kadercilik tehlikesine karşı uyarır.&lt;br /&gt;Elbette bu sonsuz özgürlük, yoğun anksiyete (kaygı) ile birlikte hiçlik duygusuna sürükleyebilir kişiyi. “Hiçlik duygusu çağın patolojisidir.”diyor Jung&lt;br /&gt;İnsan korkusundan kaçabilmek için sığınaklar aramış bulmuş daha da olmadı yaratmış. Totemler, mitler, tanrılar iken sığınılan bugün bilgi ve tecrübe ile kendine güveni gelmiş, hatta bu güven duygusunu abartıp böbürlenmeye bile başlamıştır. Bilim ve teknolojide o henüz farkında olmasa da bugünkü sığınağıdır.&lt;br /&gt;Masalların sadece çocuklara özgü metinler olduğunu düşünen günümüz aydını iflah olmaz dogmatizminin temellerini buradan alır.&lt;br /&gt;Önemli olan; erk ve bunu kimin kullandığıdır.  Nereye kadar sen kendini kuruyorsun?  Manipüle edilmiş bir yaşamın kurbanı mısın? Kurban mısın? Ve sen kimleri manipüle ediyorsun?&lt;br /&gt;Tanrı’yı oynamak ne kadar zevkli değil mi? üzerimde oynananlardan da ve oynamalarına izin verdiklerimden de onu suçlu bulmak ne kolay?&lt;br /&gt;Filozofların çoğu felsefeye şüphe etmekle başladı. Kimi bunu “yargıyı askıya al-epokhe” diyen phyrron kadar abarttı. Kimi de “cogito ergo sum” Düşünüyorum o halde varım diyen Descartes gibi temellendirdi.&lt;br /&gt;Descartes’in şüphe ediyorum ve şüphe edemeyeceğim tek şey, şüphe etmekte olduğumdur, yargısı pek çok zaman tutunulabilecek bir dayanak oluşturmuştur. Şu yaşamakta olduğum şeylerin bir rüya olmadığını kim kanıtlayabilir? Rüyada iken rüya da olduğunu kim bilebilir, bilse de emin olabilir? Diyerek algılarıyla birlikte bilincinden de kuşkulanmıştır.&lt;br /&gt;21.yy insanı Descartes’in Rasyonalizmini abartmış ve Horkheimer’ın “akıl tutulması”na düşmüştür. İktidar istenci ‘nin insanı getirdiği nokta yanılsamalar evreni olmuştur. Konuşarak gerçeklerden uzaklaşma, varsayımı gittikçe kendini doğruluyor.&lt;br /&gt;Artık gerçekten neye ihtiyacımız var? Ve ne istiyoruz? Bilmiyoruz.&lt;br /&gt;Yaşamı bir simülasyon olarak görmekte kadercilikle aynı tehlikeli sonuca götürüyor kişiyi ve toplumu; Eylemsizlik… Ve Nihilizm…&lt;br /&gt;Çoğu kez de nihilist nevroz; zorlantılı, abartılı kendini var kılma eylemleriyle bireylerin halkların dramını yaratıyor. Atık beyinli, vampir yürekli korkak sosyopatlar birbirlerinin dışkısını süpürüp, sümüğünü ve salyasını yalıyorlar.&lt;br /&gt;Umut her ne kadar mavi göklerin altında homurdanan bataklık ise de (Nietzsche)&lt;br /&gt;Acı çekmek bir yanlış anlamadır. (ursula k.leguin)&lt;br /&gt;Bazen…&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;2001 pınar nurhan&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3689090593345120157-3245271919186940995?l=lisefelsefe.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3689090593345120157/posts/default/3245271919186940995'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3689090593345120157/posts/default/3245271919186940995'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://lisefelsefe.blogspot.com/2007/07/ac-ekmek-yanl-anlamadr.html' title='Acı Çekmek Yanlış Anlamadır'/><author><name>ymb</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06594568218338068776</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_WFwmkmbwnEM/RqCW1YQrCjI/AAAAAAAAABU/EGfDR7CKtnA/s72-c/sssss.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3689090593345120157.post-4175026610681326468</id><published>2007-07-20T13:35:00.000+03:00</published><updated>2007-07-20T13:58:20.495+03:00</updated><title type='text'>Felsefe Utanmazdır</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_WFwmkmbwnEM/RqCUjIQrCiI/AAAAAAAAABM/oz2PdnFmkWw/s1600-h/DSC3.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5089230910162405922" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_WFwmkmbwnEM/RqCUjIQrCiI/AAAAAAAAABM/oz2PdnFmkWw/s320/DSC3.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Gerçeği kurgulamak,&lt;br /&gt;Düş kurabilme cesareti göstermek,&lt;br /&gt;Anlamsız yaşamıma anlam katma çabam&lt;br /&gt;Ürkekliğim, yalnızlık ve yalıtılmışlığım&lt;br /&gt;Yalnızlığımın verdiği direnme gücüyle&lt;br /&gt;Karşı koyabilmem&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başkaldırmak, öfkeni tam da nesnesine&lt;br /&gt;Haykırmak utanmadan.&lt;br /&gt;Felsefe utanmaz,&lt;br /&gt;Uslanmaz ve utanmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eyleminle söylediğini desteklemek,&lt;br /&gt;Sözlerinin ve eylemlerinin hesabını&lt;br /&gt;Verebilmek,&lt;br /&gt;Asılmayı ya da zehirlenmeyi göze almak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Felsefe,&lt;br /&gt;Direnmeyi öğrenmek,&lt;br /&gt;Kötünün kötülüğünü yaşatmasına&lt;br /&gt;Kötüye susmayarak son verebilmek&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Felsefe yapan acılı&lt;br /&gt;Zira&lt;br /&gt;Başkaldırının ağırlığıyla yorarken,&lt;br /&gt;Kabullenmenin suçluluğuna götürmekte kişiyi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Felsefe;&lt;br /&gt;Başkaldırmak&lt;br /&gt;Salt ve yalın olarak&lt;br /&gt;—keşke-&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;narkız&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3689090593345120157-4175026610681326468?l=lisefelsefe.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3689090593345120157/posts/default/4175026610681326468'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3689090593345120157/posts/default/4175026610681326468'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://lisefelsefe.blogspot.com/2007/07/felsefe-utanmazdr.html' title='Felsefe Utanmazdır'/><author><name>ymb</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06594568218338068776</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_WFwmkmbwnEM/RqCUjIQrCiI/AAAAAAAAABM/oz2PdnFmkWw/s72-c/DSC3.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3689090593345120157.post-6235096098700073280</id><published>2007-07-17T13:28:00.000+03:00</published><updated>2007-07-20T01:40:54.337+03:00</updated><title type='text'>Felsefesiz de olunabilir mi?</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_WFwmkmbwnEM/RpybQ4QrChI/AAAAAAAAABE/HkZVGkiMnM8/s1600-h/DSC07256.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5088112393304345106" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_WFwmkmbwnEM/RpybQ4QrChI/AAAAAAAAABE/HkZVGkiMnM8/s320/DSC07256.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Tabii ki olunabilir. Kaçımız felsefeyle yaşıyoruz hayatımızı, bizim gibi ekmeğini felsefeden çıkaranlar dışında tabii. Felsefeden uzak durmak istesek de başaramayız artık, kanımıza girmiş bi kere. Kim istemez rahat bir hayatı, el-ayak uzatıp da dertsiz, huzurlu bir gün geçirmeyi ve gelecek diğer günlerin aynı dertsizlikle geleceğini bilmeyi. Ufak tefek günlük dertlerle günü geçiştirmeyi. Ama biz bilmeyiz böyle günleri. Kafamızın içi arap saçı gibi olmuş bi kere. Dünyanın bir ucuna gidip dönsek de artık düzelmez bir hal aldığımızı biliriz. Ama gel gelelim bundan da müthiş bir haz duyarız nedense....Diğer insanlardan ayırıp kendimizi kendi azınlğımızla mutlu bir cumhuriyet kurma hevesleri içinde yaşarız hep.&lt;br /&gt;Felsefesiz olunmaz mı? Olunur tabii. Tıpkı müziksiz olunabileceği gibi olunur ama, ya da resimsiz ya da sinemasız ya da tiyatrosuz ya da susuz ya da yemeksiz olunabileceği gibi. Olunur olunmasına da tadı kaçar yaşamın. Acaba bugün ne yesek diye sormak gibidir, kafamı meşgul edecek neler var acaba bugün düşüncesi.&lt;br /&gt;Felsefesiz olunmaz mı? Olunur elbet. Ölüm nasıl bişey acaba sorusunu sormadan da yaşanabileceği gibi. Ya da doğruyu kim belirliyor, benim doğrularım neye yarıyor bu hayatta acaba sorularını sormadan da yaşanabileceği gibi.&lt;br /&gt;“Bulutsuzluk özlemi” koymuşlar gruplarının adını. Ben de “felsefesizlik özlemi” koyardım belki adımızı. Koyu bulutlardan bunalmışlığımızı anlatırdı, aydınlığı aradığımızı ve özlediğimizi anlatırdı. Ama yapamadım, “felsefesizlik özlemi” koyamadım adımızı, çünkü hep bir özlem içinde olduk ama bu felsefesizliğin değil adını tam olarak koyamadığımız bişeylerin özlemi oldu ve bunları adlandırmaya çalışmak da felsefenin kendisini getirdi karşımıza.&lt;br /&gt;Aşksız yaşamaya benzer felsefesiz yaşam. Bir müziği dinlerken, kemanın neler anlattığını bilemeden dinlemeye benzer, şarkının sözlerinden bir anlam çıkaramamaya, filmi izlerken nerden bahsettiklerini bir türlü anlamlandıramamaya benzer. İşte öyle bişey olur felsefesiz yaşam. Ama olmaz mı olur, yaşanmaz mı yaşanır. Yaşadığını dahi düşünememeye benzer. Eh artık o kadar yaşamayı kabul edersen yaşanabilir tabii ki.&lt;br /&gt;Başını hep olur şeklinde sallayarak yaşamaktır felsefesiz yaşamak. Noktalama işaretlerinin nasıl ortaya çıktığını, bir işe yarayıp yaramadıklarını sorgulamadan yaşamaktır, noktalamalar olmadan da yaşanabileceğini düşünemeden yaşamaktır felsefesiz yaşam. Yaşanmaz mı yaşanır tabii, hep noktalama işaretleriyle yaşamaktır felsefesiz yaşam. Hayatındaki boya kalemlerini nerde nasıl kullanabileceğini bilmeden yaşamaktır. Belki de bazı renkleri hiç kullanmadan kapatmaktır “yaşam boyama kitabını”. İlle de her rengi kullanmalı mı, ille de her rengi istediğin yerde kullanmak mı yaşam? Yooo hiç de değil, sadece başkalarının sunduğu renklerle de yaşanabilir. Neden olmasın. Ama ben yapamazdım, biz yapamazdık, bizim cumhuriyette öyle değil işler, renkleri birbirine karıştırarak kimsenin daha önce görmediği renkleri bulmak var bizim burda, kimsenin farkedemediği yerleri kimsenin bilmediği renklerele boyamak var. Ama istemeyen boyamaz. Felsefesiz de olur, neden olmasın?&lt;br /&gt;Sokrates’i bilmeden yaşayamaz mı insan? Yaşar tabii, kaçımız biliyoruz ki, ama yaşıyoruz işte, bal gibi hem de. Ama biz Sokrates’in “kendini bil”ini ilke edinmişiz, bileceğiz kendimizi işte. Var mı itirazı olan, ölüm geldiği anda bilmeye ramak kalacak kendimizi ve Sokrates’e teşekkürlerimizi sunacağız hafifçe gülümseyerek. Eee sonra ne olacak? Sonuç hep aynıysa bilenler bilmeyenlerden farklı olmayacaksa neden bu arayış? Ha işte orda ben de duruyorum ama uzun sürmüyor bu duraklama, kendimi böyle daha çok seviyorum ve sanırım işin püf noktası burda. “Kendime verdiğim değeri nasıl artırabilirim”de. Ben felsefesiz artıramam değerimi ve bu tamamen benimle ilgili, gerisi benim için önemli değil.&lt;br /&gt;Herkes nasıl isterse öyle tamamlasın çemberini, ben felsefeyle doldurmak istiyorum dairemi. Ölürken anlamlı olmalıyım kendi içimde, çünkü ölürken yalnız olacağımı biliyorum, herkesin çil yavrusu gibi dağılıp da sen seninle kaldığın zamanki değerin en önemli olacak. Her gün ölüme biraz daha yaklaştığım şu ömrümde kendime alışmalıyım elimden geldiğince.Yoksa felsefesiz de olunmaz mı? Olunur tabii ki canım, kim demiş...&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Simays&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3689090593345120157-6235096098700073280?l=lisefelsefe.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3689090593345120157/posts/default/6235096098700073280'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3689090593345120157/posts/default/6235096098700073280'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://lisefelsefe.blogspot.com/2007/07/felsefesiz-de-olunabilir-mi.html' title='Felsefesiz de olunabilir mi?'/><author><name>ymb</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06594568218338068776</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_WFwmkmbwnEM/RpybQ4QrChI/AAAAAAAAABE/HkZVGkiMnM8/s72-c/DSC07256.JPG' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3689090593345120157.post-6048894778413301037</id><published>2007-07-17T13:22:00.000+03:00</published><updated>2007-07-19T10:57:02.096+03:00</updated><title type='text'>“FELSEFE 2002” TÜSİAD’TAN LİSE FELSEFE DERS KİTABI</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_WFwmkmbwnEM/RpyY4oQrCgI/AAAAAAAAAA8/RaSTuIn-6WU/s1600-h/kapakfel.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5088109777669261826" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_WFwmkmbwnEM/RpyY4oQrCgI/AAAAAAAAAA8/RaSTuIn-6WU/s320/kapakfel.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Bilindiği gibi (TÜSİAD)Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği “Coğrafya 2002”, “Tarih 2002” adlı kitapların ardından son olarak “Felsefe 2002” adlı kitabı yayımladı. Derneğin bugünlerde gerçekleştirdiği tanıtım toplantıları sayesinde, yayınlanan bu kitapların içerikleri, amaçları ve getirdiği yenilikler hakkında bilgi alma fırsatı bulduk. Ayrıca kitapların yeni yılla birlikte piyasaya çıkacağı haberi de verildi. Biz bu yazımızda, büyük bir heyecanla elimize alıp okuyup, incelediğimiz felsefe kitabı hakkında pratiğin içinde olan bir lise felsefe öğretmeni olarak düşüncelerimizi yazmayı uygun bulduk.&lt;br /&gt;Öncelikle kimi çevrelerde görülen, kitabı yayınlayan kuruluşla ilgili bir önyargıyı peşinen reddettiğimizi belirtelim. Bize göre eğer bir iş yapılmışsa, ortada bir ürün varsa bu işi kimin yaptığından çok nasıl yapıldığı önemlidir ve yapılması gereken de ortaya çıkan ürünün değerlendirilmesi olmalıdır.&lt;br /&gt;Liselerde şu anda, herbirine ayrı ayrı saygı duyduğumuz çoğu üniversite hocası olan yazarların kitapları okutulmaktadır. Kitap sayısı çoktur, fakat bu çokluk, televizyondaki kanal sayısının çokluğu gibi, bir çeşitlilik, zenginlik getirmemektedir. Kuşkusuz bunda MEB programının, Talim Terbiyenin sınırlandırmalarının payı büyüktür. Felsefe ders kitaplarının ortak özellikleri , neredeyse hiçbir konuyu dışarıda bırakmamacasına hepsine yer vermeye çalışmalarıdır. Böyle olunca da felsefe dersi konuları, ezberci bir eğitim anlayışına uygun olarak, neredeyse maddeler halinde işlenmiştir: ‘İrade özgürdür diyenler, demeyenler. Diyenlerin kanıtları, demeyenlerin kanıtları.’ ‘Evrensel bir ahlak yasası vardır diyenler, demeyenler. diyenlerin öznel bir temelden hareket edenleri, etmeyenleri...’ vb…&lt;br /&gt;Peki bir felsefe ders kitabından ne bekliyoruz? Tabi ki öncelikle felsefe yapmasını, okuyucusunu düşünmeye, sormaya, sorgulamaya, söylemeye yöneltebilmesini, bilgiyi hazır olarak vermek yerine, felsefeyle ve felsefi düşüncelerle tanışmanın hazzını vermesini. Felsefi sorunlara belli başlı düşünce akımlarının ve filozofların yaklaşımlarının öğretilmesi kuşkusuz önemlidir, ancak bize göre, felsefi sorunların kendisinin, bizler için de üzerine kafa yorulacak sorunlar olarak verilmesi daha da önemlidir.&lt;br /&gt;Farklı Bir Seçenek&lt;br /&gt;“Felsefe 2002” yi elimize alıp (oldukça ağır) Raphael’in “Atina Okulu” adlı tablosundan Platon ve Aristoteles detayının basıldığı kapağını çevirdiğimizde, yayın kurulunda çok değerli üniversite hocalarımızın adlarını görüyoruz. Kitap iki bölüm olarak hazırlanmış, kitabın kapsamının çoğunu oluşturan 1. Bölüm, Andre Verges ve Denis Huisman’ın “Cours de Philosophie” adlı kitabının bazı bölümlerinin, Prof. Dr. Ahmet Arslan tarafından Fransızcadan yapılmış çevirisinden oluşuyor.. Konu başlıklarına bakıldığında, Milli Eğitim Onaylı ders kitaplarıyla aynı başlıkları taşıdığını görüyoruz. Kitabın birinci bölümünde başlıklar aynı ama içerik çok farklı. “Felsefe 2002” nin sözünü ettiğimiz bu çeviri bölümlerinde, MEB onaylı kitaplar gibi problem yaklaşımı benimsenmiş ancak okumaya başladığımızda ele alınan konuda okuyucuyu bir kavram ve bilgi bombardımanına tutmadığını görüyoruz. Bir felsefe ders kitabı metninden çok bir felsefe metni tadında. Yani okuyucuyla birlikte düşünülüyor, okuyucuyla birlikte değişik düşünceler arasında geziniliyor, okuyucuyla birlikte felsefe yapılıyor. Demek istediğimizi karşılaştırmalı olarak somutlaştıralım.&lt;br /&gt;Epistemoloji (Bilgi Kuramı) adlı üniteyi ele alalım: MEB onaylı bir ders kitabında (hemen hemen hepsinde) Epistemolojinin önce konusu verilir, temel kavramların tanımları yapılır, daha sonra epistemolojinin temel problemleri sıralanır ve son olarak da bu temel problemlere çeşitli düşünce akımları ve filozofların yaklaşımları verilir. Sadece bu ünitede doğa filozofları, sofistler, septikler, dogmatizm, rasyonalizm, panlojizm, empirizm, naif empirizm, sensationalisme, kritisizm, pozitivizm, analitik felsefe, pragmatizm, entüizyonizm ve fenomenolojiden söz edilir. Belki inanamayacaksınız ama tam otuzaltı filozofun adı geçer. Evet bütün bunlar sadece bir ünitede kitabın yirmibir sayfalık bir bölümünde yer alır.&lt;br /&gt;“Felsefe 2002” kitabından aynı konuyu okumaya başladığımızda ise nefis bir metin ve nefis bir çeviriyle karşılaşıyoruz önce. Felsefenin tadını duyumsamaktan aldığımız keyifle okuyoruz metni. Yazar ele aldığı konu üzerinde öncelikle bilgi vermiyor, ele aldığı konu üzerinde düşünüyor, felsefe yapıyor. Bu metinde de filozofların adları geçiyor, çeşitli kavramlardan sözediliyor. Ama arka arkaya görüşler sıralanmıyor. Yazarın ele aldığı belli bir problemdir ve ortaya konan filozof görüşleri sadece ele alınan problemle ilgilidir. Biz metinle birlikte problem üzerine düşünürken bu filozof görüşleri adeta bize farklı pencereleri işaret ederler. Epistemolojinin en temel problemlerinden olan “Doğruluk fikri” ni tartışıyor yazar önce. “Doğruluk apaçıklık mıdır? Doğru gerçeğin kopyası mıdır? Doğru fikir başarılı fikir midir? Doğru, nedir” Daha sonra “Doğrunun varlığı konusundaki şüpheci görüşler” ele alınıyor. Ve bölüm yine bu konudaki farklı görüşlerden sözedilerek bitiriliyor.&lt;br /&gt;Her bölümün sonunda “Ana fikirler” başlığıyla bir özet, “Yorumlama metni” başlığıyla bir felsefe metni verilip, (bazı bölümlerde bu metin uzun uzun yorumlanıyor) “Tartışma konuları” başlığıyla ise üzerinde tartışılabilecek düşünce öbekleri veriliyor. Ayrıca her bölüm sonunda, bölüm konularıyla ilgili olarak bakıp düşündürmeyi hedefleyen fotoğraflı sayfalar var.&lt;br /&gt;Görsellik açısından “Felsefe 2002” nin özel bir yanı olduğunu söyleyemeyiz bu konuda yine TÜSİAD’ın yayınladığı “Tarih 2002” ve “Coğrafya 2002” kitapları çok başarılı. Sanırım özgün metne bağlı kalındığından görsellikle ilgili pek birşey yapılamamış. Her bölüm sonunda yer alan tartışma sorularının da, metnin güzelliği yanında biraz özensiz olduğunu, varolan ders kitaplarına benzediğini söyleyebilirim. Ayrıca, her bölüm için bir “kavramlar sözlüğü” düşünülebilirdi. Bence okuyucu kitlesi olarak düşünülen lise öğrencilerinin kitabı okumalarını çok kolaylaştırıcı bir etken olan “kavramlar sözlüğü” olmaması önemli bir eksiklik.&lt;br /&gt;“Felsefe 2002”nin 2. Bölümü ise “Osmanlı ve Türk Felsefe Geleneği” başlığını taşıyor ve bizim akademisyenlerce yazılmış. Bir ortaöğretim felsefe dersi için tamamen yeni olan ve çok değerli yazarlar tarafından yazılan bu bölüm, “İslam Felsefe Geleneği”nin yanısıra, “Modernliğe Geçiş Dönemi”, Cumhuriyet Dönemi”, “Düşünce Akımları”, “Sivil Toplum Hareketleri” gibi başlıklar taşıyor. “Türkiye’de eğitim gören bir gencin kendi kültürünün önemli unsurlarını oluşturan” konuların ele alındığı bu 2.Bölüm, felsefe dersi içine sıkıştırılmak yerine ayrı bir dersin konusu olarak düşünülebilir. Çünkü lise son sınıfta haftada iki saat olarak verilen bu derse bu kadar konuyu sığdırmak olanaksız. Bu konular nasıl bir derste ne zaman verilmeli-verilebilir konusu üzerinde düşünülmesi gerekir.&lt;br /&gt;Şimdi bu kapsamlı felsefe kitabıyla karşı karşıyayken, şu anki varolan duruma bir de öğrenciler açısından bakalım.&lt;br /&gt;Felsefe yapma etkinliğinin ne olduğunu, felsefenin nasıl bir bilgi etkinliği olduğunu, hangi sorunları ele alıp üzerinde düşündüğünü öğrencilere kavratmak, felsefeyi sevdirmek ve onlara her konuda düşünebilme, olup bitenleri sorgulayabilme, soru sorabilme, hoşgörülü olabilme, eleştirel ve akılcı bakabilme gibi özellikler kazandırabilmeyi amaçlayan felsefe dersi için şu gerçeğin altını çizmeliyiz: Felsefe dersi almaya başlayan lise son sınıf öğrencisi bu derste duyduklarını ilk kez (belki de son kez) duymaktadır. Ve sadece bu derste duymaktadır.&lt;br /&gt;Lise son sınıf öğrencisinin temel sorunu üniversite sınavıdır. Ve bu yılda alınan derslerinin değerini ÖSS de kaç soru çıkacağı belirler. Felsefe dersi sırasında siz kendinizce önemli gördüğünüz hangi felsefi problemi ele alırsanız alın, (ya da hangi ders kitabını okutursanız okutun) öğrenci gizlice ders kitabının arasında test çözmeye çalışmaktadır.&lt;br /&gt;Tabi bu durum aynı zamanda felsefe öğretmenini etkilemektedir. Hepsini değil tabi... Yaptığı işi sevmeyen, aslında herhangi bir derse de girse aynı şeyleri yapacak olan, önceleri durumdan biraz yakınmış sonra yakınmayı bile bırakmış, memurlaşmış, büyük bir kesim felsefe öğretmenini etkilememektedir. Ancak, felsefe düşüncesinin tadını bilen, bu tadı hep duyumsayan ve öğrencilerinin de bu tattan yoksun kalmasını içine sindiremeyen felsefe öğretmeni mutsuzdur. Mutsuzluğunu gidermek için de çeşitli yollar arar. Aslında herşeye rağmen her okulda az da olsa felsefe yapılabilecek, üç beş öğrenci bulmak olanaksız değildir. Özellikle son yıllarda hem özel okullarda hem de devlet liselerinde yaygınlaşmaya başlayan felsefe kulüpleri, ya da felsefe kolları bu “mutsuz felsefe” öğretmenleri için önemli bir mutluluk kaynağıdır. Bu öğretmenler, felsefenin kızamık gibi ancak kızamıklı bir hastadan bulaşacağını bilirler, ve kızamığı yaymak için de “Felsefe 2002” adlı kitabı sevinçle karşılayıp en iyi şekilde değerlendireceklerdir diye düşünüyorum.&lt;br /&gt;Şimdi “Felsefe 2002” ile ilgili bazı sıkıcı sorular ve yanıtları:&lt;br /&gt;Bu kitabı liselerde çalışan felsefe öğretmenleri okur mu? Hayır.&lt;br /&gt;Onda biri okur mu? Hayır.&lt;br /&gt;Lise son sınıf öğrencileri okur mu? Hayır.&lt;br /&gt;Diyelim ki okudular, birşey anlarlar mı? Hayır.&lt;br /&gt;Bu kitap liselerde ders kitabı olarak okutulur mu? Hayır.&lt;br /&gt;Peki bu kitap bu nedenlerle eleştirilebilir mi? Hayır.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;ymb&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3689090593345120157-6048894778413301037?l=lisefelsefe.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3689090593345120157/posts/default/6048894778413301037'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3689090593345120157/posts/default/6048894778413301037'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://lisefelsefe.blogspot.com/2007/07/felsefe-2002-tsiadtan-lise-felsefe-ders.html' title='“FELSEFE 2002” TÜSİAD’TAN LİSE FELSEFE DERS KİTABI'/><author><name>ymb</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06594568218338068776</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_WFwmkmbwnEM/RpyY4oQrCgI/AAAAAAAAAA8/RaSTuIn-6WU/s72-c/kapakfel.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3689090593345120157.post-8374878432294177551</id><published>2007-07-17T02:24:00.000+03:00</published><updated>2007-07-19T10:57:29.143+03:00</updated><title type='text'>Liseli Gençlere Felsefe İle Tanışmanın Verebileceği Sıkıntılar Üzerine Bir Erken Uyarı Yazısı</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_WFwmkmbwnEM/Rpv_UoQrCfI/AAAAAAAAAA0/KWPKolEIIpA/s1600-h/DSC03260.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5087940933914921458" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_WFwmkmbwnEM/Rpv_UoQrCfI/AAAAAAAAAA0/KWPKolEIIpA/s320/DSC03260.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Felsefeyle tanışmamın daha ilk gününde başladı iç sıkıntım. Henüz nedir, neyin nesidir, kaç soruluk ÖSS değeri vardır anlamaya çalışıyordum ki başladı felsefenin soruları. Bir daha da çıkamadık içinden, her soruyla yeni sorular doğdu. Sıkıntım ise büyüdükçe büyüyor.&lt;br /&gt;Nedir felsefe diyorsun? E doğal olarak insan önce ne olduğunu öğrenmeye çalışıyor tabi. (Felsefenin ne olduğu sorusu felsefenin belki de en önemli ve en zor problemidir.) Şu aldığınız yanıta bakın. Felsefe bu herhalde: her türlü soruya ustaca yanıt vermeme sanatı. ( Felsefe yanıtlar vermektense sorular sormaya daha çok değer verir) İşte kendi ağzından siz de duydunuz. Felsefe bol bol soru sorar ve soru sorar. Ne itiraf. Benim de sıkıntımın kaynağı bu zaten. Karşılaştığınız durumu düşünebiliyor musunuz? Birisiyle tanışıyorsunuz: Ben Ahmet, ya siz? Benim kim olduğum benim en önemli sorunumdur. Ha ha ha…&lt;br /&gt;Sıkı durun geliyor. (Şu gördüğüm, karşımda duran ağaç acaba gerçekte bana göründüğü gibi midir? Duyularım beni aldatıyor olamaz mı?) Bak şimdi, soruya bak, insanı gözünden kulağından kuşkuya düşürüyor, gözün görüyor ama sen, felsefe yapıyorsun ya, yine de soracaksın. Kardeşim gözüne güvenmiyorsan git dokun, kafa at, üstüne çık da kurtul şu sorudan. (Bilgi elde edilebilir mi? Bilgilerimizin doğruluğunu nasıl sınayabiliriz?) Ee ediyoruz ya işte... yani bilim söylüyor, herkes söylüyor, şimdi bundan kuşkuya düşmenin ne alemi var bu ÖSS telaşında. (Matematik nasıl bir bilimdir, doğa bilimlerinin yöntemi nedir?) Nasılsa nasıldır, şimdi biz matematikten fenden testleri çatır çatır çözüyor muyuz, çözüyoruz, o zaman…Bu soruların üstünde kafa yormanın bana ne yararı olacak.(İnsanın bilme isteği yarar düşüncesiyle açıklanabilir mi?)&lt;br /&gt;Düşünün şimdi, amaçlarınız var.(Kim koydu o amaçları, gerçekten senin amaçların mı onlar?) Karıştırma şimdi, kim koyduysa koydu, amacımız var. Amaçsız mı yaşayalım yani? Bunları gerçekleştirmek için çalışıyorsunuz. (Sorgulamadan mı?) Yaşamı durup sorgulamakmış! Şimdi durmanın ne anlamı var? Hele herkes deli gibi koştururken, sorgulamanın ne anlamı var? Güzel güzel yaşıyoruz işte. Uyuyoruz, uyanıyoruz, ders çalışıyoruz, test çözüyoruz, gülüyoruz, eğleniyoruz. Yeniden uyuyup, yeniden uyanıyoruz…(Bunu en iyi sosyal bölümün kedisi yapmıyor mu?) Sanki biz düşünmüyoruz, kafa yormuyoruz. (Düşünüyor musun?) Düşünüyorum tabi. Düşünüyoruz. Her konuda, her kanalda, zaplayana kadar, bir an durup düşünüyoruz, konuşuyoruz, konuşuyoruz. Ayrıca her konuda durup düşünmeye zaman harcarsak…. (Zaman nedir?)&lt;br /&gt;Yani işin gücün olmayacak oturup felsefe yapacaksın. Sıkıntını artırıp sağa sola bulaştıracaksın. Bunlar boş şeyler, aslında üstünde düşünecek fazla bir şey de yok. İnsanlık bir yandan uzaya yerleşim planları yapıyor, öte yandan yakında kopyalarımız dolaşacak ortalıkta. (Ama bir yandan da yeni sorunlar çıkmıyor mu?) Çıkıyor ama, onların da çözümü var, bulunacaktır. Bilim teknoloji bu kadar ilerledi. Her şey ortada artık. Her şeyi biliyoruz. (Her şeyi biliyor muyuz?) Biliyoruz tabi. Bilmediklerimizi de öğreniriz, her şey elimizin altında, bilgisayar var, internet var, televizyon var.&lt;br /&gt;Yalnız bu felsefe dersinin sınavı nasıl olacak, nasıl sorular sorulur bu dersten? (Sorular senin için bu kadar önemli mi?)&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;ymb&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3689090593345120157-8374878432294177551?l=lisefelsefe.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3689090593345120157/posts/default/8374878432294177551'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3689090593345120157/posts/default/8374878432294177551'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://lisefelsefe.blogspot.com/2007/07/liseli-genlere-felsefe-ile-tanmann.html' title='Liseli Gençlere Felsefe İle Tanışmanın Verebileceği Sıkıntılar Üzerine Bir Erken Uyarı Yazısı'/><author><name>ymb</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06594568218338068776</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_WFwmkmbwnEM/Rpv_UoQrCfI/AAAAAAAAAA0/KWPKolEIIpA/s72-c/DSC03260.JPG' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3689090593345120157.post-3982394439967770776</id><published>2007-07-17T01:48:00.000+03:00</published><updated>2007-07-19T10:57:48.163+03:00</updated><title type='text'>Kumgüzeli</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_WFwmkmbwnEM/Rpv15oQrCeI/AAAAAAAAAAs/tfR_BYf3CTk/s1600-h/Ulus3.png"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5087930574453803490" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_WFwmkmbwnEM/Rpv15oQrCeI/AAAAAAAAAAs/tfR_BYf3CTk/s320/Ulus3.png" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;En elde edilmemiş şiirdin sen. Kuşluk vakti yazılanlardan... Bıkkın bir rahibin, bir sabah, yorgun bir vezirin akşamın alacakaranlığında muhtemelen yazacağı... Masadan doymadan kalkmış gibi okunmalı... güzelsin...&lt;br /&gt;Uzaktan zor seçilebilir bir harf... Hayır hayır! Şimdi anlıyorum... Gizli bir rakam, Kabala'dan... kumun üzerine çizilen... Çöldeyiz ve başka bir yerde değiliz... ama güzelsin...&lt;br /&gt;Dansederken göğüsleri sallanan kadınlardan, karadelikleri saatlerce uçuşup duranlardan, sessiz sitemleri kargaşada bile belli olanlardan tırsma öyle kolay kolay... Öyleyse bu bir nasihat... çünkü güzelsin...&lt;br /&gt;Onlar bitecekler: Çizgi roman gibi kolayca, tatile çıkarken boşanan yağmur gibi apansız, menemen pişirmek gibi aceleyle... hâlâ güzelsin...&lt;br /&gt;İskemle hasır ve ayaklarında yatay, ayaklarını dizlerini böğrüne çekmeye razı olarak basabileceğin yatay tahta çubuklar... Rahatına düşkün keyiften uzak Osmanlı "effendi"sinin (ephendi?) garip kahvehane illeti bu iskemleler... Otur o illete gerçekten, çekinmeden, sereserpe... orada güzelsin...&lt;br /&gt;Yılgın geçilir sokaklardan, kuş gibi değil, işportacı kertenkeleler gibi de değil... Ağır aksak, akşam dörtten sonra yaz günü... Akşam mı? O kayıtsızdır... Bildiği gibi değişir, geçer, gider... güzelsin...&lt;br /&gt;Kes kulakları, geçir bir sicime... Ama kaybetme... Başka ne göstereceksin savaşa dair? Kara delikler işitmiş bu öyküyü... Islanarak... Ama güzeller...&lt;br /&gt;Kalp kalbe karşı... Bir arkadaşın evinde... Çiçekmiş... Hemen uzmanı geçindim. Ah! O güneş ister. Ah! Bol su asla olmaz. Oysa hiç anlamam çiçekten... Devetabanını pazı sanabilirim... Neden yaptım bunu? Çiçeğin adı sardı beni... Çünkü güzelsin...&lt;br /&gt;Sözlerine delik kulağım... Özürlere sağır... Kör bir kuyu olacağım... Sen ise, güzelsin...&lt;br /&gt;Güzel sözcüğünü senden başkasına lâyık göremem... Ama bir önceki cümlede görmüş olabilirim... Aldırma, güzelsin...&lt;br /&gt;Mikroskop mucidi Leeuwenkoek dostu ressam Vermeer'e "su böyle işte ve başka türlü değil" demiş... Bir öpüş damlasında milyarlarca gözle görülmez yaratık... Ressamın tarafını tutuyorum... Çünkü, güzelsin...&lt;br /&gt;Birkaç tel beyaz... Bizi gazlamaz... Sakınmazsın görüntünü, biliyorum... Çünkü güzelsin...&lt;br /&gt;Mikroskopun mucidi Leeuvvenhoek, aynı günde doğdukları, hep komşuluk yaşadıkları dostu ressam Vermeer'e bir su damlası gösterip, "su işte böyle ve değil başka türlü" demiş... Bir öpüş damlasında kanyuvarları... Mucidin tarafım tutsam da... Sen güzelsin...&lt;br /&gt;Teleskopla bulamadım... Mikroskopla bulacağım... Ayın yüzeyinin de bir dokusu var elbet... Gözenekler, sivilceler... Onlarla çok güzelsin...&lt;br /&gt;Neo-liberalizm, ruhçuluk, tarikat, entellektüel, ordu, çok-insansız şirketler, öykü yazarları, kestaneyi çizdirenler, uzaktan bakanlar, Şemdinliler, tavşan falcıları, kurban sömürgenleri, onmaz kuşkuculuk, araba tamircileri, taksitle alın tutkumu, hadi... Kazık ve pazarlık... Ama son kumarım sensin... Sen, güzelsin...&lt;br /&gt;Sen, güzelsin... Kuraldışı... Bastıbacak... Minicik... Ama sen, güzelsin...&lt;br /&gt;Kapımın eşiği, gözümün bakışı, son ruhsal tatil, duruşum, bozuluşumsun... Pazarlık etmem... Markette yoksun... Reklamın yok! Gerçekten... Güzelsin...&lt;br /&gt;Kedi sakladım senden, öykü sakladım, belki bunu da saklayacağım... İhanet... Ama sen, güzelsin...&lt;br /&gt;Ruhumu saran sacayağı, gözümün bağı, son ruhsal kaatil, ölümüm, mahvoluşumsun...&lt;br /&gt;Cazgırlık etmem... Gönlünde yokum... Aşkımız, yok! Gerçekten... Güzeldin...&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ulus Baker&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.korotonomedya.net/"&gt;http://www.korotonomedya.net/&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3689090593345120157-3982394439967770776?l=lisefelsefe.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3689090593345120157/posts/default/3982394439967770776'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3689090593345120157/posts/default/3982394439967770776'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://lisefelsefe.blogspot.com/2007/07/kumgzeli.html' title='Kumgüzeli'/><author><name>ymb</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06594568218338068776</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_WFwmkmbwnEM/Rpv15oQrCeI/AAAAAAAAAAs/tfR_BYf3CTk/s72-c/Ulus3.png' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3689090593345120157.post-7970433255349412989</id><published>2007-07-17T01:42:00.000+03:00</published><updated>2007-07-19T10:58:11.559+03:00</updated><title type='text'>Yeni Zeka Türleri</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_WFwmkmbwnEM/Rpv1YYQrCdI/AAAAAAAAAAk/-DfUNEuRC1o/s1600-h/DSC07965.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5087930003223153106" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_WFwmkmbwnEM/Rpv1YYQrCdI/AAAAAAAAAAk/-DfUNEuRC1o/s320/DSC07965.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Türk zeka&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Ne iş olsa yapar, her işten anlar. İşbitiricidir. İlkeleri yoktur. “Ama” demeyi sever. Olur olmaz yasa ve yasak koyar sonra da bunları özenle deler. Her tür yoruma ve duruma açıktır. Çok kolay uyum sağlar. Çabuk unutur, balık hafızalıdır. Eşyaları, nesneleri çok amaçlı olarak kullanır. Tornavidayla kulak karıştırır, araba egzozuyla mangal yakar. En kötü durumda bile mutlaka avunabileceği daha beter bir durum bulur ve şükreder. Korkusuzdur. Radyasyonlu çay içer, fay hattında salıncak kurar, bombalı paketi alıp çöpe atar. Ona hiçbir şey olmaz. Nükleer bir savaşta muhtemelen ayakta kalacaktır. Ezik ve duygusaldır. Çabuk incinir. Acıklı filmleri sever. Dostu yoktur, düşmanı çoktur. Boş zamanlarında iş makinalarını seyretmeyi sever. Boş zamanı çoktur.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Kadın zeka&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Yuva kurmayı, yuvayı eşyayla doldurmayı, eşyaları kolalı örtülerle örtmeyi çok sever. Algı alanı çok geniştir, dünyanın felaketini veren bir haberi izlerken bile sunucunun saç boyası veya kravatı hakkında görüş bildirebilir. Temel mutluluk kaynağı satın almaktır.Ucuz olduğunu düşündüğü her şeyi aldığından aslında çok pahalı alışveriş yapar. Canı sıkıldığında rejim yapar veya kuaföre gider. Gözünden hiçbir şey kaçmaz. Bir bakışta insanın içini okur. Erkeği için tehlikeli gördüğü kadınları hemen anlar ve hızla ortamdan uzaklaştırıp bertaraf eder. Nerede? Ne zaman? Kim? Kiminle? (2N 2K) bilir. Konuşmayı çok sever. Hatta sürekli konuşur. Bu yüzden gizlisi saklısı yoktur.Yine de erkekler tarafından anlaşılmadığını düşünür.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Erkek zeka&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;En çok pazertesi sabahları konuşur. Sözcük dağarcığı, futbol, otomobil , para ve kadınlarla ilgili olarak çok zengindir. Kendi cinsiyle biraraya geldiğinde bu konularda saatlerce konuşabilir. Kadınların karşısında ise genellikle susar ve daha çok iç konuşmalar yapar. Cinselliğini karşı cinse, kendi cinsine hatta her türlü nesneye karşı küfür olarak kullanır. Gururludur. Duvar diplerine işemeyi sever.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Seksüel zeka&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;El, kol, parmak işaretlerini çok kullanır. Hayal dünyası zengindir. Sürekli fantaziler kurar. Fantazilerinde insanlar genellikle yatar vaziyettedir.Yatıp kalkmadığı kimse yoktur. En umutsuz durumlardan iş çıkarmayı başarır. Bakışlarıyla çok şey anlatır ve yapar. Bulunduğu toplulukta karşı cinsi mıknatıs gibi çeker. Konu veya durum ne olursa olsun cinsel içerikli sonuçlar çıkarır. Espritüeldir. Namık Kemal’li fıkraları çok sever.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Memur zeka&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;En çok yaptığı hareket başını öne, arkaya, sağa ve sola sallamaktır. Maaş alabilmek için bu hareketi gerekli görür. Hareketin yönü karşısındaki kişiye göre değişir. Kağıtlarla içli dışlıdır. Yapıp ettiği her şey kağıt üzerindedir. Adeta kağıt üzerinde yaşar bu yüzden fotokopi makinasını çok sever. Bu kişilerin genellikle evlerinde de bir evrak çantaları vardır ve bu çantada kağıt biriktirirler. İşini bilir ve her zaman sağlama alır. Hep aynı şeyleri yapmaktan zevk alır. Değişmekten büyük bir korku duyar.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Dinci zeka&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Kuş, çiçek, böcek, şelale görüntülerini izlemeyi sever. Hem öbür tarafta hem de bu tarafta yeri sağlamdır. Bu dünya nimetlerinden asgari düzeyde yararlanmasını bilir. Öbür dünya ise bütün yasakların kalktığı, adeta herşeyin serbest olduğu bir yerdir onun için. Yukarıyla güçlü bağlantıları olduğundan ilerde kimin ne olacağını bilir...Cennete giriş onun vizesine bağlıdır. Etrafında olup biten herşeyi yukarıyla bağlantılandırmada üstüne yoktur. Her tür doğa olayını, bilimsel gelişmeyi çok kolay açıklayabilir. Onu hiçbir şey kolay kolay şaşırtmaz. Kokulara karşı çok duyarlıdır. Nur yüzlüdür. Gümüş yüzük takar. Cinsel fantezileri çok gelişmiştir..&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Politik zeka&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;En sevdiği eşya koltuktur.Geleceği görür ve adımlarını ona göre atar. Strateji uzmanıdır. Köprülerden geçerken vahşi hayvanlarla akrabalık ilişkilerine girmekten çekinmez. Dilini konuşmak dışında da başarıyla kullanır. Nerede, ne zaman, ne söylemek gerektiğini; kime, nasıl davranılacağını çok iyi bilir. Son derece esnektir.Yüzünü ve vücudunu her türlü şekle sokabilir. Amaçları doğrultusunda her yolu kullanmaktan çekinmez. Sonuç ne olursa olsun o hep kazanır.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Avantacı zeka&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Bütün insanların kendisine hizmet için var olduklarını düşünür. Her düğünde damattır. Toplu yemekleri, kokteylleri kaçırmaz. Sınır duygusu pek gelişmemiştir. Eğer bedavaysa çatlayana kadar yer yutar. Etrafında sürekli kendi yükünü taşıtacak birilerini arar ve genellikle de bulur. Reddedildiğinde ise feryadı basıp zeytinyağı gibi üste çıkmayı başarır.. Yapışkandır. Bir kez yapıştı mı da, kene gibi, ancak kazınarak sökülebilir.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;ymb&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3689090593345120157-7970433255349412989?l=lisefelsefe.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3689090593345120157/posts/default/7970433255349412989'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3689090593345120157/posts/default/7970433255349412989'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://lisefelsefe.blogspot.com/2007/07/yeni-zeka-trleri.html' title='Yeni Zeka Türleri'/><author><name>ymb</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06594568218338068776</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_WFwmkmbwnEM/Rpv1YYQrCdI/AAAAAAAAAAk/-DfUNEuRC1o/s72-c/DSC07965.JPG' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3689090593345120157.post-2668816604024262967</id><published>2007-07-16T23:24:00.000+03:00</published><updated>2007-07-20T01:41:27.133+03:00</updated><title type='text'>Mutluluk</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_WFwmkmbwnEM/RpvU84QrCcI/AAAAAAAAAAc/iYNAEUdYJ_g/s1600-h/adsÄ±z.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5087894346404661698" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_WFwmkmbwnEM/RpvU84QrCcI/AAAAAAAAAAc/iYNAEUdYJ_g/s320/ads%C4%B1z.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Mutluluğun resmini yapmak işin başı mıydı yoksa sonu mu be Abidin? Ne anlamı olacaktı bu resmi çizdiğinde? Eğer ben o resme her baktığımda kendi hüznümü , yalnızlığımı ve yaşamın çaresiz sürekliliğini düşünecekseydim, senden bunu istemenin ne anlamı vardı? Neden Abidin’e bu ağır yükü yükledik ki biz?&lt;br /&gt;Mutluluk bir resimde dondurulacak bişey değil ki.... Mutluluk bir gel-gittir. Hatta gel-gitin ta kendisidir aslında. Yani mecazsız söylüyorum, gel-git(med-cezir) olayı ne kadar mutlu görünüyor, içinde değişimi taşımasında, yolun tam ortasında herşeye sırtını dönebilmesinde bile bu mutluluğu görmek mümkün, sanki yaşam onun için bir oyun, geliyor ve gidiyor. Bunu hiçkimseye sormadan ve danışmadan yapabiliyor.&lt;br /&gt;-Sayın kayık(çı) birazdan suları çekiyoruz haberiniz olsun. Demiyor.&lt;br /&gt;Mutluluk işte bu değişimin kendisi olmaktan başka bişey değildir herhalde.Çünkü mutluluk hep işin başındadır, o yüzden ne kadar başında olursak herşeyin o kadar mutluluğunda da oluruz. Değil mi Abidin?&lt;br /&gt;Eğer işin sonundaysa mutluluk, bu da yeni başlangıçlar geliyor diyedir.&lt;br /&gt;Yaşamsal bahaneler, yaşamanın bahaneleri bizi hep gizli alternatiflerin arayıcısı yapar. Yaşam içindeki bahaneleri keşfetmenin heyecanı, acısı ve tutkusu sardığında insanı oturup saatleri sayamaz artık. İyi bahaneler bulmalıyım, yaşama katılmak için. İyi bahaneler bulmalıyım yaşamı tüketebilmek için ve iyi bahaneler bulmalıyım yaşamı anlamlandırabilmek için.&lt;br /&gt;Gerçek mutluluk belki bu anlamdadır be Abidin? İşte ben burdan çıktım yola, sen nerdesin bilmiyorum. Anlamlandırarak kendime bir bahane bulmak istediğimde, karşımda kendimi buldum. “DASEIN” dediğinde Heidegger, birden bire tadına vardım “ben” olmanın.Ben neymişim?dedim. Neymişim gerçekten? Beni belirleyen şeyler ne ve benim belirlediklerim neler(var mı ki böyle şeyler?).&lt;br /&gt;Senin resminde kendimi göremedim Abidin.Çünkü senin resminde sen varsın. Ben kendi resmimdeyim.Mutlu muyum? E boşver be Abidin? Takmışız mutluluğa, mutluluk da diğer yaşam parçalarından farklı bişey değil ki. Yani o da varla yok arasında bişey.&lt;br /&gt;Heiddeger “ “beni” tamamlamak, otantik bir beni yaşamak, oluşturmak ancak ölünce olur, o zaman da ben “ben”in bilincini yaşayamam.” Demişti ya işte o gün varmıştım ben de “ben”in imkansızlığının bilincine.Ama hep o “beni” yakalamaya çalışmanın o anlaşılmaz, kimi zaman anlamsız, kimi zaman da daha anlamlısının olamayacağı düşüncesinin verdiği haz yaşamı anlamlı kıldı ki bunun bilincine varmak için yaşadım sanırım. Ya da başka bişey için yaşadım ama bununla örttüm gerçek nedenimi. Bilemiyorum, zaten bilmiş olsaydım şu anda ölüyor olurdum. Yaşama katlanmamın sebeplerinden biri bu işte. Birinin çıkıp bana, kendi “ben”inin resmini yapabilir misin? Demesini bekliyorum ben.&lt;br /&gt;Abidine sorulan soru, onun yaşam kaynağı oldu. Ben de yaşam kaynağımın resmini yapmak istiyorum Abidin, buna ne dersin?&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Simays&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3689090593345120157-2668816604024262967?l=lisefelsefe.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://lisefelsefe.blogspot.com/feeds/2668816604024262967/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3689090593345120157&amp;postID=2668816604024262967&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3689090593345120157/posts/default/2668816604024262967'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3689090593345120157/posts/default/2668816604024262967'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://lisefelsefe.blogspot.com/2007/07/mutluluk.html' title='Mutluluk'/><author><name>ymb</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06594568218338068776</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_WFwmkmbwnEM/RpvU84QrCcI/AAAAAAAAAAc/iYNAEUdYJ_g/s72-c/ads%C4%B1z.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3689090593345120157.post-1668090301232055902</id><published>2007-05-09T10:31:00.000+03:00</published><updated>2007-07-19T10:58:53.726+03:00</updated><title type='text'>b a ş l a r k e n</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://bp2.blogger.com/_WFwmkmbwnEM/RkiOyKZEfbI/AAAAAAAAAAU/Q6k_xGJxzKU/s1600-h/efpbanner.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5064454773412232626" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 350px; CURSOR: hand; HEIGHT: 40px; TEXT-ALIGN: center" height="56" alt="" src="http://bp2.blogger.com/_WFwmkmbwnEM/RkiOyKZEfbI/AAAAAAAAAAU/Q6k_xGJxzKU/s320/efpbanner.jpg" width="350" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Lise ve felsefe,&lt;br /&gt;Liseli gençler ve felsefe.&lt;br /&gt;Bu kavramlar arasında anlamlı bir eşleşme olabilir mi?&lt;br /&gt;Felsefenin bir lise dersi olmasının ötesine geçmeye çalışarak yanıtlamaya çalışıyoruz bu soruyu.&lt;br /&gt;Biz İzmir merkezli bir grup felsefe öğretmeni, lise öğrencileriyle, onların azıcık bir bölümüyle felsefe yapmaya çalışıyoruz.&lt;br /&gt;Bunu başardığımızda mutlu oluyoruz. Ege Felsefe Platformu işte biz bir avuç felsefe öğretmeninin oluşturduğu bir çalışma arkadaşlığı.&lt;br /&gt;Oturup konuşuyoruz ne yapalım diye. Yapıyoruz da sonra. Yaklaşık 8 yıldır liselerarası felsefe etkinlikleri düzenliyoruz.&lt;br /&gt;Bu sayfalar bizim için yeni bir paylaşım ortamı olacak diye umuyoruz.&lt;br /&gt;Liseli gençleri, felsefe öğretmenlerini yazmaya davet ediyoruz.&lt;br /&gt;Bekliyoruz. Bakalım ne olacak...&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;ymb&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3689090593345120157-1668090301232055902?l=lisefelsefe.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://lisefelsefe.blogspot.com/feeds/1668090301232055902/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3689090593345120157&amp;postID=1668090301232055902&amp;isPopup=true' title='6 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3689090593345120157/posts/default/1668090301232055902'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3689090593345120157/posts/default/1668090301232055902'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://lisefelsefe.blogspot.com/2007/05/b-l-r-k-e-n.html' title='b a ş l a r k e n'/><author><name>ymb</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06594568218338068776</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://bp2.blogger.com/_WFwmkmbwnEM/RkiOyKZEfbI/AAAAAAAAAAU/Q6k_xGJxzKU/s72-c/efpbanner.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>6</thr:total></entry></feed>
